Son Makaleler

  • HADİSLERİN İNCELENMESİ

     

    Kitabın ikinci bölümünde Kuran ayetlerinden hareketle Kuran’ın dini kaynak olarak yeterli olduğunu ve dini konularda Kuran’ın dışında başka bir kaynağa ihtiyaç olmadığını gördük. Bu bölümde hadislerin toplanışında kullanılan yöntemleri ve Peygamberimiz’in hadisleri yazdırmadığı gibi konuları irdeleyerek, neden Kuran dışında dinin ikinci bir kaynağı olamayacağını bir kez daha göreceğiz. Peygamberimiz’e iftira olarak nakledilen hadislerin Kuran’la, mantıkla ve kendi içlerindeki çelişkisini ise 6, 7 ve 8. bölümlerde görerek; sonuca bakıp, Kuran dışında başka kaynak aramanın felaketine şahitlik edeceğiz. “Sünnet” kavramını ise 16. bölümde ayrı bir başlıkta ele alacağız.

     

    PEYGAMBERİMİZ’İN HADİSLERİN YAZILMASINI YASAKLAMASI

     

    Hadisleri incelemeye Peygamberimiz’in dönemine giderek ve sonra yavaş yavaş kendi dönemimize gelerek başlayalım. Peygamberimiz’in hadis yazımına izin vermediğini, kendi sözlerinin yazımını yasakladığını hadisçiler bile kabul etmektedir. “En doğru” kabul edilen dokuz hadis kitabından ikisi olan Müslim’de ve Hanbeli mezhebinin kurucusu İbni Hanbel’in Müsned’inde şu hadis rivayet edilerek, Peygamberimiz’in, kendi sözlerinin yazımını yasakladığı kabul edilir. “Benden Kuran dışında hiçbir şey yazmayın. Kim benden Kuran dışında bir şey yazmışsa imha etsin.” (Müslim, Sahihi Müslim, Kitab-ı Zühd; Hanbel, Müsned, 3/12, 21, 33) Darimi’deki hadis ise şöyledir: “Sahabe Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istediler. Ancak onlara izin verilmedi.” (Darimi, es-Sünen) El Hatib’teki hadis şöyledir: “Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve ‘Yazdığınız şey nedir?’ dedi. ‘Senden işittiğimiz hadisler’ (sözler) dedik. Hz. Peygamber; ‘Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar.’ dedi” (El Hatib, Takyid) Tirmizi’den de bunu öğrenebiliriz: “Allah elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi.” (Tirmizi, es-Sünen, K. İlm)

    Hadisleri inceleyen kitaplarda olsun, hadislerin dinin kaynağı olduğunu iddia eden kitaplarda olsun, Peygamberimiz’in kendi sözlerinin yazımını yasakladığı aktarılır ve bunun hadislerle Kuran’ın karışmaması için olduğu söylenir. Oysa Ehli Sünnet mezheplerin yaklaşımını savunanlara göre hadislerden de aynı Kuran gibi dini hükümler çıkartılmalıdır. Yani hadisler de Kuran gibi dinin kaynağıdır. Peki dinin kaynaklarından biri de hadisler ise Peygamberimiz nasıl olur da hadis yazımını yasaklar; insanların dini eksik öğrenmelerini, kendi sözlerine yalan katılmasını, sözlerinin bir kısmının unutulmasını göze alır? Kuran’da kalemle yazı yazmaya dikkat çekilir; vasiyetin, borcun yazılması söylenir. Yazıya Kuran’da böylesi bir önem atfedilmişken eğer hadis kitaplarının aktardıkları da dinimizin ana kaynağıysa yazılmamalarına izin verilmemesi nasıl mümkün olur? Dikkat edin Peygamberimiz’in hadislerinin (sözlerinin) yazılmasını teşvik etmemiş olması bile ehli hadis anlayışı açısından sorunludur fakat aktarımlarda bundan çok daha fazlası, Peygamberimiz’in üstelik bunu yasakladığı ifade edilmektedir.

    Eğer Peygamber dinin bir kaynağının kayda geçmiş olmasını engellemişse, dinin tam ve eksiksiz bir şekilde öğrenilmesini de engellemiş olmaz mı? İlerleyen sayfalarda göreceğimiz gibi birçok hadis uydurulmuştur. Eğer hadisler dinin kaynağı olsaydı, Peygamberimiz onları yazdırır ve şu anda olduğu gibi hadislerin içine on binlerce yalan karışmasını önemli ölçüde önlemiş olurdu. Oysa Kuran ayetleri Kuran’ın din adına yeterli ve tek geçerli kaynak olduğunu söylemektedir. Bunu da en iyi anlayan şüphesiz Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir. Görüldüğü gibi Peygamberimiz’in sünneti (davranış tarzı); hadislerin Kuran’a ilaveler yapan kitaplar olarak yazılması değil, hiç yazılmamasıdır. Peygamberimiz hadis yazdırmamakla kalmamış, üstelik bunu yasaklamıştır. Öngörü sahibi Peygamberimiz; insanların detaysever, Peygamberleri ilahlaştırıcı, mezheplere bölünmeye müsait karakterlerini bildiğinden, bunlara yol açacak fiillerden sakındırmıştır. Bugün gelinen nokta Peygamberimiz’in öngörüsünü bir kez daha takdir etmemizi gerektirmektedir.

     

    HADİSLERİN SAYISAL ÇOKLUĞU

     

    Ahmed Emin, hadis uydurmacılığının boyutlarını gösteren şu zekice tespiti yapar: “İlginçtir ki eğer hadisleri açıklayıcı bir şekilde ele alacak olsak piramit biçiminde olduklarını görürüz. Piramitin tepesi Allah’ın elçisinin dönemi olup aşağıya indikçe piramitin eni artmaktadır. Piramitin temeline vardığımızda Peygamber döneminden ne kadar geniş olduğunu fark ederiz. Hâlbuki makul olan tersidir. Çünkü Peygamber’in yanında olanlar hadisleri (Peygamber’in söylediklerini) en çok bilenlerdi. Sonra onların ölümüyle hadisleri bilenlerin sayısı azalacak ve bu şekilde üstteki piramit ters şekilde gelişecekti. Ama bizler Emevi dönemindeki hadislerin, bu dönemdekilerden daha kabarık olduğunu görüyoruz.” (Ahmed Emin, Duhaul İslam) Bazı hadis bilginlerinin iddiasına göre iki milyon hadis vardır. “En doğru” hadis kitabının derleyicisi olarak gösterilen Buhari’nin kitabındaki hadisleri 600 bin hadis arasından, Müslim’in ise 300 bin hadis arasından seçtikleri söylenir. Ebu Davud’un kitabındaki hadisleri 500 bin hadisten, mezhep kurucusu olan Malik’in Muvatta’sını 100 bin hadisten, İbni Hanbel’in ise Müsned’ini 750 bin hadisin arasından seçtiği söylenir. Peygamberimiz’in aşağı yukarı 23 yıl Peygamberlik yaptığını esas alır ve miladi takvime göre hesaplarsak, yaklaşık 23×365=8395 gün Peygamberlik yapmış olur. Toplam iki milyon hadis olduğu söylendiğinde, Peygamberimiz’in Peygamberlik yaptığı her gün başına 200’den fazla hadis düşer. Herhangi bir kişiye bir yıl önce en çok beraber vakit geçirdiği kişinin; babasının, çocuğunun, karısının veya kocasının hadislerini (sözlerini) ve yaptıklarını yazmasını söyleyelim. Aradan bir yıl geçmesine rağmen yazılan adetleri gördüğümüzde, Peygamberimiz’in vefatından iki yüzyıl sonra, gün başına iki yüz adet rivayet edilen sözlerin, toplam sayısından bile bunların içinde ne kadar çok yalan olduğunu anlayabiliriz. Tüm bu hadis kitabı yazarlarının tüm bu hadisleri ezbere bildikleri ve kendilerince en doğru gördükleri hadisleri seçtikleri söylenir. Hadisçilerin kaç hadis bildiklerini söyleyebilmeleri için tüm hadisleri bir yere yazıp saymaları gerekirdi, yoksa kimse ezbere 600 bin hadis bildiğini iddia edemez. Türkçe konuşan bir topluluğa kaç tane kelimeyle Türkçe konuştuklarını soralım, çoğu kimsenin tam cevap veremediğini görürüz. Sayı 600 bin gibi rakamlara tırmandığında insanın ezberindekini sayması ise imkansızlaşır.

     

    HADİSLER DİNİN KAYNAĞI OLSAYDI DİNİMİZ EKSİK OLURDU

     

    Müslim sahih olan, yani kesin doğru olduğu kanaatine vardığı her hadisi kitabına almadığını söyler (Müslim, 1. cilt). Müslim’in mantığına göre hadisler dinin kaynağıdır fakat kendisi her doğru bildiği hadisi kitabına almaz. Yani bu mantığa göre dinimiz eksiktir. Müslim’in atladığı bir hadisi, başka birinin atlamadığının garantisi olmadığına göre, geleneksel Ehli Sünnet yaklaşım, kendi kendini eksik ilan eden bu izahı kaynaklarında taşımaktadır. Hadisler dinin kaynağıdır diyen Buhari 600 bin hadis bilip 6000-7000 tanesini yani % 1’ini kitabına yazmıştır. Geriye kalan % 99’u ise bunlara ihtiyacımız olmadığına veya bunların güvenilir olmadıklarına kanaat getirip kitabına almamıştır. Nitekim Buhari, kitabında, sırf kitap uzamasın diye kitabına almadığı sahih hadis sayısının kitabına aldıklarından çok olduğunu söylemiştir. Eğer hadisler dinin kaynağı olsalardı; biz tamamen Buhari’nin insafına ve seçme yeteneğine kalmış olacaktık. Eğer dinin eksiksiz olması için hadisler gerekli olsaydı; % 99’luk kesimde, gerekli olan hadislerin olmaması imkânsız olduğuna göre, hadisleri dinin kaynağı kabul eden zihniyeti dikkate alırsak, dinimiz geri dönülemeyecek ve düzeltilemeyecek şekilde eksik olacaktı. Buhari öldüğüne ve bize ulaştırmadığı, yazmadığı % 99’luk kesimi bildiğini iddia edebilecek kimse olmadığına göre, biz eksik bir dinin üyeleri olmuş olacaktık.

    Buhari’nin 600.000 hadis bildiği iddiasını da ayrıca ele alalım ve bu iddianın ne kadar güvenilir olduğunu da irdeleyelim. Buhari’nin hayatında hiçbir iş yapmadığını, hiç uyumadığını ve her hadisin doğruluğunu, yani nakil zincirinin sağlamlığını anlamak için her hadise iki saat ayırdığını düşünelim. Sırf bu süre 130 yıldan fazladır. Oysa bazen sırf bir hadisin bir zincirinin bir halkasının sağlamlığının anlaşılması için günlerce seyahat edildiği iddiasını düşünürsek, Buhari’nin bildiği tüm hadislerin doğruluğunu test etmesi binlerce yıla bile sığmazdı. Kısacası Buhari’nin ve diğer hadisçilerin, yüz binlerce hadis bildikleri ve tüm bu hadislerin sağlamlığını test edip, içlerinden en sağlamlarını seçtikleri iddiası akıl dışıdır.

    Kuran, başı sonu belli olan bir kaynaktır. Oysa “Bir tane duydum”, “Bir tane de şu var…” diyerek, hadis nakilcileri hadisleri çoğaltmışlardır. Hadislerin içine çok uydurma girmesinin en büyük sebeplerinden biri, hadislerin başı ve sonu belirsiz bir kaynak oluşudur. Allah’a şükür ki Allah bizi Kuran dışında başka kaynağa muhtaç kılmadı. Biz de Allah’ın bu lütfu sayesinde eksiksiz, tastamam bir dinin üyeleriyiz. Farkında olarak veya olmayarak, bizi eksik, belirsiz ve çelişkili bir dine mensupmuşuz gibi gösterenlerin; Peygamberimiz’e göndermeler yaparak meşrulaştırmaya çalıştıkları ve Kuran’ın önüne koydukları bu uydurmalarla dolu hadisleri Kuran’ın önünden kaldıralım ki, çelişkisiz ve tastamam dinimizin biricik kaynağı olan Kuran bizi aydınlatsın.

     

    YAZILMASI YASAKLANAN HADİSLER NASIL KİTAPLARA DÖNÜŞTÜ?

     

    Peygamberimiz’in hadis yazımını yasaklama yönündeki tavrı, Peygamberimiz’in vefatından sonra dört halife tarafından da; yani Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali tarafından da devam ettirildi. Dört halifenin hadis yazma girişimlerini nasıl engellediklerini, yazılan hadisleri nasıl yaktıklarını kitabımızın 11. bölümünde ayrıntılarıyla göreceğiz. Peygamberimiz döneminde olan olaylara şahitlik edenlerin bunları anlatması, Peygamberimiz ile sohbet edenlerin bu sohbetlerdeki konuşmaları birbirlerine aktarmaları gayet doğal ve sıradan bir olay gibi görülebilir. Oysa sahabelerin, Peygamberimiz’den bir şey duyduğunu iddia edene şahitlerini sormaları ve tüm bu sohbetlerin yazımını yasaklamaları; Peygamberimiz’deki basiretin, kendisinden sonra da devam ettirildiğini, ileri görüş ile hadislerin dini nasıl dejenere edebileceğini ve yüzeysel bir bakışla doğal olarak algılanabilecek bir davranışın aslında ileride nasıl bir felakete yol açacağını tahmin ettiklerini gösterir. Dört halife, doğruluğunu kendilerinin bildikleri birçok Peygamber sözünün yazımına Peygamberimiz’in vefatından hemen sonra bu sözler zihinlerde henüz tazeyken dahi izin vermediler. İzin verildiğini iddia eden olursa “Hani, bu dönemde yazılı olan kitap(lar) nerede?” diye sorun, hiçbir şey gösteremediklerini göreceksiniz.

    Harevi şöyle der: “Ne sahabe (Peygamber’i görenler) ne de tabiun (Peygamber’i görmeyen ama sahabe görenler) hadisleri yazıyorlardı. Ama söz olarak aktarıyorlardı. Basit yazılı birkaç metnin dışında bunun bir istisnası yoktur. İlmin kaybolup, ulemanın ölüp gitmesinden korkulunca Ömer bin Abdülaziz, Ebu Bekr el Hazm’a bir mektupla hadisleri araştırıp, yazmasını emretti.” Yeni halife Yezid bin Abdülmelik ise Ömer bin Abdülaziz ölünce Ebu Bekr el Hazm’ı ve onunla çalışanları bu görevden aldı. Sonra gelen Halife Hişam, ez Zuhri hadislerini ilk toplayan kişi olarak kabul edilir. Mahmud Ebu Reyye tüm bu gelişmeleri ayrıntılarıyla anlatırken baskı ortamına da değinir: “Hadislerin toplanmasıyla emrolunan tabiun bunu ancak baskı altında kabul etmişlerdir. Zira yaşanan tarz ve sahabenin hadisleri toplamaması, onları böyle bir şeye girişme hususunda oldukça sıkıntıya sokuyordu. Ez Zuhri’nin şu sözü nakledilmiştir: Biz hadisi yazmaktan hoşlanmıyorduk. Ne var ki o yöneticiler bizi buna zorladılar.” (Mahmut Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması)

    Oysa geleneksel Ehli Sünnet görüşü benimseyen hadisçiler, Emevi dönemini bile düzenli bir tasnif dönemi olarak kabul etmezler. Bu dönemde, var olan yazmalarda hadis, fıkıh, şiir, haber gibi farklı farklı konular, doğruluk derecesi irdelenmeden karışık bir şekilde yazılmıştır. Gazali (Peygamber’den sonraki ikinci kuşağın) hadis yazımını kötü gördüğünü ve kendileri gibi sonrakilerin de ancak hadisleri ezberlemelerini söylediklerini nakleder. (Gazali, İhyayı Ulumiddin, 1. cilt) Hadislerin ayrı ayrı ele alınıp, bu konuda müstakil eserlerin verilmesi ilk olarak Abbasiler dönemindedir. Hicri ikinci asrın sonlarında elimize geçen bu tarzdaki tek çalışma Maliki mezhebinin kurucusu Malik’in Muvatta’sıdır. (İbni Ferhun, ed Dibae el Muzehheb kitabında; Malik’in Muvatta’da on bine yakın hadis topladığını, bu hadisleri gözden geçirip her sene içinden ayıkladığını, sonunda çok az kaldığını, biraz daha yaşasa hepsini atabileceğini anlatır.) Hemen ardından Hanbeli mezhebinin kurucusu İbni Hanbel’in Müsned’i gelir. Hicri 241 yılında vefat eden Hanbel’in kitabına da Muvatta’ya da “sahih” ve “zayıf “ayrımları yapılmadan (hadisler doğru olma ihtimaline göre kategorileştirilmeden), o günlerdeki rivayet selinin içinde sürüklenen her şeyin, ciddi bir ayrım yapılmaksızın girdiğini görüyoruz.

    Hicri üçüncü yüzyılda yaşayan Buhari’den önce hadisleri doğruluk derecelerine göre ayırma çabası dahi olmamıştır. “Sahih” ve “zayıf” şeklinde hadisleri ayırma çabası Buhari ile başlar. Hadisler incelendiğinde, bu çabanın gerekli sonucu vermediği anlaşılır. Meşhur altı tane hadis kitabının -kütübü sitte- yazarlarından Buhari hicri 256’da, Müslim 261’de, Tirmizi 279’da, Ebu Davud 275’de, Nesai 303 yılında, İbni Mace 273’de vefat etmişlerdir. Şiilerin hadis kitapları ise farklıdır ve Sünniler de Şiiler de birbirlerinin hadis kitaplarını geçerli kabul etmezler. Şiilerin hadis kitaplarının oluşumu daha da ileri tarihlere denk gelir. Meşhur Şii hadisçilerinden Kafi hicri 329’da, Babeveyh 381’de, Muhammed Hasan Tusi 460’da vefat etmiştir.

    Örneğin Osmanlı padişahı 2. Mahmut’un söylediği iddia edilen bir söz, hiçbir tarih kitabında kaydedilmemiş olsaydı ve sırf kulaktan kulağa iletilme yoluyla günümüze gelseydi, bu söze ne kadar güvenebilirdik? Üstelik bu sözün, sadece bir kişiden, o bir kişinin başka birinden, onun da birinden… şeklinde 2. Mahmut’a kadar tek bir zincirle bize ulaştırıldığı söylenseydi, bu söze kim inanırdı? Oysa 1839’da vefat eden 2. Mahmut’tan günümüze kadar geçen süre, Peygamberimiz’in vefatıyla meşhur kütübü sitte hadis kitapları arasında geçen süreden çok daha azdır. Kimi meşhur hadis kitaplarının yazıldığı zaman ile Peygamberimiz’in vefatı arasında geçen süre ise bu sürenin iki katından da fazladır. 5. bölümde göreceğimiz birçok sebepten dolayı en meşhur hadisçiler kitaplarını derlediklerinde, on binlerce hadis ayıklanamayacak şekilde uydurulmuş bulunuyordu. Bu hadis kitaplarının Kuran, mantık ve diğer hadislerle çelişen birçok hadisi içermeleri ve hem yöntemleri, hem naklettikleri hadislerle kendi aralarında da çelişmeleri, Kuran dışında başka kaynak aramanın felaketini gözler önüne sermektedir. Daha evvel bahsettiğimiz piramit, bu kitaplar yazıya geçtiğinde uydurmalar ile genişlemişti.

     

    SAHABENİN HATASIZLIĞI İDDİASININ HADİS NAKLİNDEKİ ZARARLARI

     

    “Sahabe” ifadesi; Peygamberimiz ile hiç konuşmasa bile Müslüman olarak -uzaktan dahi olsa- Peygamberimiz’i gören herkes için kullanılmaktadır. Buhari’nin yaptığı bu tanım genel kabul görmüştür. Meşhur hadis kitaplarında, “cerh ve tadil” adı altında hadis nakleden kişilerin doğru sözlülüğünün, hafızasının, inancının sorgulandığı ifade edilir. Oysa Hicri 3. asra kadar “ben şundan, şu bundan, bu ondan duydu” diye yapılan nakillerdeki, aradaki tüm “bu, şu ve o”ların binlercesinin dürüstlüğü, hafızası ve diğer özelliklerinin sınanmasına kimsenin ömrü yetmez. Ebu Şame bu hususta şöyle der: “Hadis nakledenler hakkındaki görüşler o kadar farklılık kazanmıştır ki, tek bir nakilci bazılarına göre müminlerin emiri, bazılarına göre ise insanların en yalancısı olarak nitelenebilmiştir.” Örneğin İkrime, Buhari ve meşhur birçok hadisçiye göre çok itibarlı bir nakilci iken, Müslim’e göre yalancıdır. Bunun örnekleri çoktur. Fakat örnekler içinde kanaatimizce en ilginç olanı geleneksel anlayışın en meşhur hadis kitabının yazarı Buhari’nin, en yaygın mezhebin başı Ebu Hanife’yi “gayri-sika” yani “güvenilmez” ilan edip, ondan tek bir hadis dahi nakletmemesidir. En ünlü hadisçiye göre en ünlü mezhebin kurucusu güvenilmezdir fakat geleneksel taklitçi zihniyete göre bunlar “en güvenilir, en mübarek” iki kişidir. Cerh ve tadildeki, yani hadis nakledenlerin güvenilirliği hakkındaki tartışmalarda çelişkili izahlar en az hadislerdeki çelişkiler kadar çoktur. Bunların çoğunun gereksiz ve sıkıcı olmasından dolayı daha fazla detaya girmiyoruz.

    Tüm bu hadisler, önce nakil zincirlerinin sonunda sahabeye atfedilir, daha sonra Peygamberimiz’den duyulduğu ifade edilir. Sahabelerden sonraki kişiler, bir sonuç alınamasa dahi, hiç olmazsa tartışma konusu olmuşlardır. Oysa sahabe isimleri geçince, sahabeden duyulan söz, sahabe olduğu söylenen kişinin kim olduğuna bakılmadan doğru kabul edilir. Kuran’ın hiçbir yerinde Peygamberimiz’i her görene güvenileceğine dair bir izah yoktur. Bilakis Peygamberimiz’in etrafındaki “Müslümanım” diyenlerin bir kısmı Kuran’da eleştirilir. Münafıkların (ikiyüzlülerin), Müslümanların arasına girdiği de Kuran’da belirtilir. 9-Tevbe Suresi 101. ayette; Peygamberimiz’in dönemindeki ikiyüzlülerin hepsini Peygamberimiz’in bile bilmediği söylenir. Peki, Peygamber’in bile bilmediği ikiyüzlüleri (münafıkları) hadis imamları nasıl bilmişlerdir? Hadis naklettikleri kişilerin bu bahsedilen münafıklardan biri olmadığını nasıl iddia edeceklerdir? Yoksa Kuran’da, Peygamberimiz’in hayattayken bilemediği söylenilen kişileri, bu mezhep imamları, bu kişiler öldükten 200 yıl sonra mı bilebiliyorlar? Peygamberimiz’in vefatından sonra sahabelerin bir kısmının diğerleriyle savaşı, birbirlerini kafirlikle ithamları da her sahabe olduğunu söyleyene güvenilemeyeceğini gösterir. Oysa sahabeyi tartışmasız doğru kabul eden zihniyet, sahabeyle aralarındaki zincirlerde birçok yanlış ve birbirleriyle çelişkili değerlendirme yaptıkları gibi, sahabeyi toptan doğru kabul edip de hata yapmışlardır. G.H.A. Juynboll’un dikkat çektiği gibi, eğer tüm sahabenin güvenilir olduğu iddiasının yanlışlığı kanıtlanırsa, bütün hadis mantığı çökecektir. 12. bölümde bazı hadis uydurucularını incelerken, bu konuyu detaylı bir şekilde irdeleyeceğiz.

     

    MANA İLE HADİS NAKLİNİN GETİRDİKLERİ

     

    Hadis nakil sürecinde hadislerin; hem metin, hem nakil zincirleriyle ezberlenip, yüzlerce yıllık süreçte dağ, tepe ve çöl arasında, kulaktan kulağa seyahat ettiğini unutmayalım. Daha evvel saydığımız hadislerin kasıtlı uydurulma sebeplerini, hadis nakil zinciri olmayan hadislere nakil zincirlerinin uydurulduğunu yok saysaydık, tüm hadis zincirlerinin doğru, tüm hadis nakilcilerinin iyi niyetli olduğunu varsaysaydık bile hadisler güvenilir olamazdı.

    Hadisler konusunda yeterli bilgiye sahip olmayan halktan büyük bir kesim, hadislerin Peygamberimiz’in ağzından çıktığı şekilde kelimesi kelimesine bize ulaştırıldığını zannederler. Hadislerin içinde doğruyla yalanın karışmış olması bir yana, hadislerin Peygamberimiz’in ağzından çıktığı şekliyle bize ulaştırıldığını hadisçiler bile iddia etmez. Buhari başta olmak üzere birçok hadisçi, hadisin manasının korunmasının yeterli olduğunu, asıl metnin ezberlenmesinin şart olmadığını ifade etmişlerdir. Bu ise hadislerin içine birçok kimsenin kendi görüşünü sokması, tam anlayamadığı halde anlayamadığını anlamayanların, hadis metnini bozup manayı da bozmaları gibi sonuçlar doğurmuştur. Her nakilci, hadisin metnini akılda tutabilecek güçte bir hafızaya sahip olmadığından aklında kaldığı şekliyle hadisleri nakletmiş, bu da dilden dile anlam kaymalarına sebebiyet vermiştir. Tüm bu sakıncalara rağmen Buhari ile en büyük iki Ehli Sünnet mezhep olan Hanefi ve Şafi mezheplerinin başları Ebu Hanife ve Şafi de mana ile rivayeti yeterli görmüşlerdir.

    Peygamberimiz’in en geniş topluluğa konuştuğu anın Veda Hutbesi olduğunu ve burada yüz binden fazla kişinin bulunduğunu hadisçiler kabul eder. Yüz binden fazla kişinin şahit olduğu iddia edilen bu hutbenin ayrı ayrı metinlerde, nasıl farklı olduğunu görmemiz, mana ile hadis naklinin ve hadis uydurmacılığının, en sağlam hadis olması beklenen veda hutbesinde bile nasıl tahrifat yaptığını gösterir.

    Hadisin başını sonunu duymamak da önemli mana kaymaları yapabilecek bir unsurdur. Ebu Hureyre’nin “Uğursuzluk üç şeyde olur; ev, kadın ve at” diye Peygamber’e hadis atfettiğini duyan Hz. Ayşe: “Allah’a yemin ederim ki Allah’ın elçisi bunu asla söylememiştir. O ancak şunu söylemiştir. Cahiliye ehli şöyle derlerdi: Uğursuzluk şu üç şeyde olur; ev, kadın ve at.” Görüldüğü gibi Hz. Ayşe’ye atfedilen ve Ebu Hureyre’ye yapılan bu itiraz; “mana ile hadis nakli mümkündür” deyip başını, sonunu, durum ve şartları nakletmeden yapılan hadis rivayetlerinin yol açtığı felaketlere bir örnektir.

    Saydığımız tüm bu koşullardan dolayı, hadisçilerin benzer ölçülerle hadis toplayanları bile birçok hadiste ihtilaf etmişlerdir. Buhari’nin birçok hadisi Müslim’e göre yanlış, Müslim’in birçok hadisi de Buhari’ye göre yanlıştır. Hele dört mezhebin kurucuları Ebu Hanife, Şafi, Malik ve Hanbel’in hadisleri değerlendirmelerinde “sahih, zayıf, hasen” tipinde kategorik ayrımlar da yoktur. Dört mezhebin imamları, kendi akıllarına yatan hadislerle, “kütübü sitte”yi (altı meşhur hadis kitabı) yazan hadis imamlarının ölçülerine uymaksızın, mezheplerini kurmuşlardır. Bunlardan en büyük mezhebin kurucusu Ebu Hanife; “hadis bilgisinin zayıflığı ve hadisi de bir kenara bırakıp kendi görüşünü (reyi) ön plana çıkarması” yüzünden, başta Buhari olmak üzere hadis imamlarınca şiddetle eleştirilmiş ve sözüne güvenilmez bir kişi olarak ilan edilmiştir.

     

     

    HADİS NAKİL ZİNCİRLERİ

     

    Sahabelerin hatasız ilan edilerek, hepsinin doğru sözlü olduklarının peşinen kabul edildiğini gördük. Hadis kitapları yazılmaya başlandığında ne bir sahabe, ne de sahabeyi gören (tabiun) bir kimse yaşıyordu. Peygamberimiz’in vefatından hadis kitaplarının yazımına kadar 6-7 nesil geçmişti ve bu hadisleri nakleden meşhur hadis kitapları, bunları 6-7 kişinin birbirine söylediği iddia edilen zincirlerle nakletmişlerdir. Bu yöntem Buhari ile sistemli bir şekilde başladı. Buhari’nin hicri 200’lü yıllarda yaşadığı düşünülürse, Buhari’den önce olmayan bir metoda göre hadislerin nakil zincirlerinin akılda tutulmuş olması, ilerde konulacak bu ölçünün baştan gözetilmiş olması hiç de ikna edici değildir. Hadis nakillerini aynı şekilde eleştiren Kasım Ahmed, “Hadis ve İslam” kitabında şu iki zinciri örnek gösterir:

     

    Peygamberimiz

    Ömer İbni Hattab

    İbni Vakkas

    İbni İbrahim et Taimi

    Yahya İbni Said el Ensari

    Sufyan

    Abdullah İbni Zübeyir

    Buhari

     

    Peygamberimiz

    Ayşe

    Urvan İbni Zübeyir

    İbni Shiab

    Ukail

    El Baith

    Yahya İbni Bukheir

    Buhari

     

    Söz konusu hadisler nakledildiğinde, Peygamberimiz’den sonraki halkadan sonrakinden sonraki bile vefat etmişti. Yani hadisçilerin hadis nakleden şahısların doğru sözlü olup olmadıklarını tetkik edecekleri şahıslar ölüydü. Bu yüzden hatalı bir şekilde, tüm sahabeyi doğru sözlü bile kabul etseniz, sahabeden sonraki nesillerin önemli bir kısmı da hadis kitapları yazıldığında vefat ettiği için doğru sözlü olup olmadıklarının kontrolü imkânsızdır. Bu yüzden hadis yazarlarının “cerh ve tadil ilmi” dedikleri uğraş, mezardakilere uygulanamayacağına göre, tamamen neticesiz bir uğraştır.

    Yaşayan kimselerin dahi doğru sözlü olup olmadıklarını kısa görüşmelerle anlamanın ne kadar zor olduğunu hepimiz biliriz. Hadis kitaplarının yazıldığı yıllarda Müslümanlar çok geniş bir coğrafyaya dağılmış bulunuyorlardı; üstelik hadis kitaplarının çoğunun yazarı Peygamberimiz’in yaşadığı bölgenin (Mekke ve Medine) dışında bu kitapları yazdılar. Hadis nakil zincirlerinin yaşayan halkalarının tamamına deve üstünde ulaşmak mümkün olmadığı gibi ulaşılanların doğru sözlü olduğunun anlaşılması da mümkün değildir. Kısa bir ziyaretle bir insanın doğru sözlü olup olmadığı nasıl anlaşılacaktır? Din gibi kesinlik gerektiren bir yapı, nasıl böyle sübjektif ölçülere dayandırılabilir?

    Görüldüğü gibi mezhepçi yaklaşımın hadis imamı adeta bir süpermendir. Öyle bir süpermendir ki; yüz binlerce hadisi hem de nakledenleriyle ezbere bilir. Bunlar arasından en doğruyu bizim için bulur. Hadis zincirinde hiç görmediği, kendileri daha doğduğunda ölmüş olanlar vardır ama olsun, hadis imamı onlardan da kimin yalancı kimin doğru sözlü olduğunu belirleyebilir. Emrinde helikopteri olan bir kişinin bile ziyaret etmekle bitiremeyeceği kişileri, aynı hadis imamı, deve üstünde ziyaret eder. Üstelik bir ziyaretle doğru sözlüyü yalancıdan ayırt eder. Bunlar, hadis imamlarının bu kitapları yazmak için sahip oldukları iddia edilen özellikleridir. Bir de manevi üstünlük hikâyeleri vardır ama inanılmaz abartılarla dolu bu anlatılara burada girmeyeceğiz…

     

    BU FİKİRLERİ İLK BİZ SÖYLEMİYORUZ

     

    Hadisçiler “Ben şundan duydum, şu bundan, bu ondan, o başkasından duydu” şeklinde oluşan zincirlerden, içindeki herkesin doğru sözlü olduğuna kanaat getirilen zincire sahip olan hadisleri, metnine bakmaksızın sahih (doğru) kabul eder. Bu tip hadisler genelde “ahad hadisler, ahad haberler” olarak isimlendirilir. Buhari ve Müslim diye adlandırılan, en doğru hadis kitapları olduğu iddia edilen hadis kitapları ve diğer meşhur hadis kitapları, hep “ahad hadisler”den oluşmaktadır.

    Geleneksel yaklaşımı benimseyen birçok kişi, uydurmalarla dolu görüşlerini kabul ettirmek için aforoz silahına sarılırlar; Buhari ve Müslim’deki tek bir hadisi bile inkâr edenin “kâfir” olacağını ilan ederler. Oysa Buhari ve Müslim birbirlerinin birçok hadisini reddetmişlerdir. Mezhepçilere göre onlar birbirlerine itiraz ederse, “alimlerin ihtilafı rahmet olduğu” için iyi olur; biz itiraz edersek “kâfir” oluruz. Şiiler ile Ehli Sünnet birbirlerinin hadis kitaplarını kabul etmezler. Mutezile’nin ve Haricilerin hadislerin yazılmasına ve dini kaynak ilan edilmelerine itirazlarından, hadislerin zan olduğunu söyleyen kelamcılardan, Murcie fırkasından gelen tepkilerin hadislerin savunulduğu kitaplarda geçmesi gibi olaylardan; Kuran merkezli bir İslam anlayışını savunup, hadislerin dinin kaynağı olamayacağını söyleyenlere “Bunu ilk siz mi akıl ettiniz? Niye bugüne kadar kimse bunları söylememiş?” diye soranlar habersizdirler. Hadisler ilk çıktıklarından beri dinin kaynağı olamayacaklarına dair itiraza uğramışlardır. Fakat merkezi otoritenin baskı ve dayatmasıyla karşı fikirler susturulmuştur. Bu fikirleri ne ilk biz söyledik, ne de bu fikirler yeni türedi. Yalnız Kuran’ı dinin kaynağı kabul eden İslam anlayışı, sonradan azınlığa düşmüş bir anlayış olsa da baştan beri var olan İslam anlayışıdır. Bilakis hadis kitapları sonradan türemiş ve dini kaynak muamelesi görmeye başlamışlardır.

    Kuran merkezli, mezhepçi bağlılıkları dışlayan bir İslam anlayışını eleştirenlerin birçoğunun; hadislerin mana ile naklinden bahsedilen nakil zincirleriyle ilgili sorunlara, hadislerin yazım yasağından hadisçilerin birbirlerine itirazlarına, İslam tarihindeki bazı grupların hadislere karşı çıkmalarına kadar birçok konuyu bilmediğini gözlemliyoruz. Bilmelerine rağmen mezhep taassubu ile bunları görmezden gelenlerin olduğu da tabii ki ayrı bir gerçektir. Allah’a şükür ki Allah bizi bu yalanlarla dolu, karmaşık, içinden çıkılamayacak durumda olan ciltlerle hadis ve ilmihal kitaplarına muhtaç etmedi ve her açıdan yeterli olan Kuran’ı indirdi.

     

    ESBABI NUZUL HADİSLERİ

     

    Kuran’daki ayetlerin iniş sebeplerini anlatan hadislere “esbabı nuzul” hadisleri denir. 3. bölümde gördüğümüz gibi Kuran yeterli, detaylı, açık ve din adına her hükmü kapsayan kitabımızdır. Kuran hiçbir hadise gerek duymaz, bu yüzden Kuran’ın indiriliş sebebiyle ilgili “esbabı nuzul” başlığı altındaki hadislere de ihtiyaç yoktur. Kuran kendi kendini açıklamaktadır. Bir konuyu öğrenmek istediğimizde Kuran’ın o konuyla ilgili tüm ayetlerini bir arada değerlendirip, o konuyu öğrenmemiz gerekir. İçinde on binlerce yalan olan hadislerle Kuran’ı şartlanmış şekilde değerlendirmeye kalkmak; Kuran’ın berraklığını ve saflığını yalanla ve gereksiz olanla karıştırmak demektir. Kuran’ın sesini net olarak duymak için diğer frekanslardan gelen sesleri susturarak kulağımızı yalnızca Kuran’a çevirmek zorundayız.

     

    Onların sana verdiği her örneğe karşı biz sana gerçeği ve en güzel yorumu (ahsena tefsir) veririz.

    25-Furkan Suresi 33

     

    Allah en güzel yorumu kendisinin verdiğini söylemektedir. Kuran’da “yorum” diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça orijinali “tefsir”dir. Günümüzde “esbabı nuzul” (Kuran ayetlerinin iniş sebebi) hadisleri diye anılan hadisler, hep “tefsir” isimli kitapların malzemesi yapılmışlardır. Oysa Allah, “tefsir”in en güzelini (ahsena tefsir) bizzat kendisinin verdiğini söylemektedir; Allah’ın dini, insanların yazdığı tefsir kitapları olmaksızın tastamamdır.

    Üstelik kanaatimize göre, esbabı nuzul hadisleri içinde diğer hadislerde olduğundan çok daha yüksek oranda yalan bulunmaktadır. Kimi ünlü tefsir kitabı yazarları, sahih ve zayıf ayrımı dahi yapmaksızın, İsrailiyat (eski Musevi hikayeleri) olduğu açıkça belli olan birçok hadisi kitaplarına doldurmuşlardır. Aynı ayetin iniş sebebinin; “bir kavle göre şöyledir, diğer kavle göre böyledir, bir başka kavle göreyse…” şeklinde birbiriyle alakasız hikâyelerle aynı kitaplarda anlatılması, bu sahadaki uydurmaların çokluğunu göstermektedir. Bu konuda uydurmaların çokluğu o kadar açıktır ki; kendisi de hadisçi ve Ehli Sünnet’in dört büyük mezhebinden birinin imamı olan İbni Hanbel bile: “Esbabı nuzul konusunda tek bir doğru hadis yoktur” demiştir.

    En önemli sorunların başında akılların mezheplere ipoteklenmesi gelmektedir. Mezheplerdeki uydurmaların ve akıl dışı izahların çokluğunu hatırladığımızda, bunun yol açtığı sorunun büyüklüğü ortaya çıkar. Mezhepçi yaklaşımla Kuran tefsiri yapanlar; Kuran’ı mezheplerinin doğrultusunda açıklamaya çalışmış ve Kuran’ın metni ile ilgili alakasız açıklamalar getirmişlerdir. Aynı ayetin iniş sebebini birçok farklı biçimde anlatan esbabı nüzul hadisleri; mezhepçi tefsircilerin, Kuran’ı mezheplerine ve şahsi fikirlerine uydurmaları için engin bir malzeme oluştururlar. Zaten bu esbabı nüzul hadislerinin birçoğu; mezheplerin oluşumundan sonraki hadis yazımı döneminde, Kuran’ı kendi şahsi ve mezhepsel fikirlerine uydurmak isteyenler tarafından uydurulmuştur.

    Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinin giriş bölümünde Elmalılı’nın resmi otoriteyle yaptığı bir antlaşma vardır. Bu antlaşmanın 5. maddesinde tefsirin Ehli Sünnet fikrine ve Hanefi mezhebine uygun hazırlanacağı kabul edilir. Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın ifadesine göre “ideolojik tefsir”, bizim daha çok kullandığımız ifadeye göre “mezhepçi tefsir” anlayışı, Elmalılı’nın daha ilk sayfalarında ortaya çıkmaktadır. (Kanaatimize göre birçok kavramın incelenmesi gibi hususlarda bu tefsirde çok değerli anlatımların olduğunu da belirtmeliyiz.) Bilgisi ne kadar geniş olursa olsun, zihinlerini Allah’ın onay vermediği insani bir ürün olan bir mezhebe, mutlak gerçekmiş gibi ipotek edenlerin yapacağı tefsir ne kadar isabetli olmuş olabilir? Hadisleri Kuran gibi dinin kaynağı kabul edenlerin, Kuran’ı Kuran dışı uydurma kutsallarla açıklama çabaları, Kuran’ı Kuran’la alakasız bir noktaya getirmekten başka bir işe yaramamıştır. Bu uydurma kutsalların adı ister mezhep imamı olsun, ister şeyh olsun, ister hadis olsun, ister esbabı nüzul olsun…

     

    SALMAN RÜŞDİ’NİN “ŞEYTAN AYETLERİ” KİTABI ASLINDA ŞEYTAN HADİSLERİDİR

     

    Kuran’ı “esbabı nuzul” hadisleriyle açıklamaya kalkmanın İslam dünyasının başına açtığı dertlerden biri, din düşmanı kişilerin bu uydurmaları din gibi gösterip dinimize saldırmaları olmuştur. Örneğin Salman Rüşdi’nin kitabının temeli bu tip hadislere dayanır. Bu uydurma hadislere göre; bir gün Peygamberimiz Kuran okurken, şeytan Peygamberimiz’in bedeninin içine nüfuz edip, Peygamberimiz’in ağzından Lat, Menat, Uzza putlarını övmüş ve onların şefaatlarının umulduğunu söylemiştir. (“Garanik” kıssası olarak bilinen bu olay, Ehli Sünnet açısından muteber birçok hadis kaynağında aktarılır.)

    Bu uydurmayı gerçek gibi aktaran kaynaklara göre, sonradan Peygamberimiz bunları kendisinin değil, şeytanın söylediğini açıklamıştır. Birçok Müslümanın Salman Rüşdi’ye küfürler ettiğine, Humeyni’nin Rüşdi’nin öldürülmesine fetva vermesine ve Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri” kitabının ülkelerarası diplomatik krize yol açtığına şahit olduk. Fakat hiç kimse kalkıp da bu uydurma hadisleri, gerçekmiş gibi kitaplarında kullanmış olanları kınamadı. Bu hadisleri savunan hadisçilere “âlim” etiketi yapıştırılmıştır bir kere. Yani bu hadisleri din adına savunursanız “âlim” olur el üstünde tutulursunuz, Salman Rüşdi gibi aynı hadisleri dinsizlik adına kullanırsanız ise… Biz, dine mal edilen uydurmaları dinden atmazsak; bunları malzeme yapan İlhan Arsel’e, Turan Dursun’a, Salman Rüşdi’ye, Server Tanilli’ye ne kadar kızabiliriz? Din adına çarpık bir sistemi ortaya çıkaranlar ve muhafaza edenler, din düşmanlarının türemesinde ve söz konusu çarpıklıkları malzeme yapmasında günahsız kalabilirler mi?

    İşte Peygamberimiz’in içine bir ara şeytan girdiğini söyleyen bu hadislerin yanında, Allah’ın bu olay üzerine 22-Hac Suresi 52. ayeti ve sonrasını vahyettiği söylenir. Elbette ayetlerden böyle bir olay anlaşılmamaktadır. Ama esbabı nüzulü hadislerle anlamaya kalkanların saplanacağı bataklığa bu uydurma bir örnektir. Ne yazık ki bu bataklığın örneği çoktur.

     

    PİYASADAKİ KURAN TEFSİRLERİ

     

    Kuran tefsiri diye piyasada satılan birçok kitabın “esbabı nuzul” hikâyeleriyle doldurulduğunu görüyoruz. Diğer yandan bu hikâyelerle, Kuran ayetleri sanki belli bir olay için inmiş; bölgesel, sınırlı bir zaman dilimine hitap ediyormuş gibi bir hava da oluşturulmaktadır. Bu da Kuran’ın evrenselliğini ve her döneme hitap eden yönünü gölgeleyen bir yaklaşımdır. Kuran’ın izahları bir zaman dilimine ve tek bir hikâyeye indirgenemez. Kuran’ın “tüm âlemlere bir hatırlatma” olduğunu söyleyen 81-Tekvir Suresi 27. ayeti ve Kuran’ın “tüm insanların doğruya iletilmesi için” indirildiğini söyleyen 2-Bakara Suresi 185. ayeti bu anlayışı yalanlar. Allah istediği zaman Kuran ayetlerinin iniş sebebini yine Kuran’da anlatmıştır. Örneğin “Sana soruyorlar, de ki” şeklindeki ayetlerde, sorulara karşılık olarak Kuran’ın ayetlerinin indiği yine Kuran’da bellidir. Allah’ın açıklamadıkları bizim için gereksiz olanlardır; din adına gerekli olan her şey Kuran’dadır.

    Kuran’ı yetersiz görenler ne yazık ki uydurmalara müracaat etmiş ve Kuran’ın berrak sesinin kötü frekanslarla karışmasına sebep olunmuştur. Kuran, Dünya’nın geoit şeklinden ceninin anne rahmindeki oluşumundan denizlerin altındaki suların karışmamasına kadar birçok konudaki izahlarıyla, 1400 yıl öncesinden, günümüz biliminin son asırda fark ettiği birtakım gerçekleri en güzel şekilde anlatarak mucizelerini sergiler. Kuran’ın tefsirini hadislerden hareketle yapmaya kalkanlar ise İbni Kesir’in Bakara Suresi’nin 29. ayetinin ve Kalem Suresi’nin 1. ayetinin tefsirinde, aşağıdaki mantık dışı açıklamasında olduğu gibi komik durumlara düşmüşlerdir:

    “Allah, yarattıklarını yaratmak isteyince ince sudan buhar meydana getirdi. Buhar suyun üzerinden yükseldi ve bu yükselen şeye yükseklik manasında gök dedi. Sonra suyu katılaştırdı ve ondan bir tek yer meydana getirdi, sonra bu yerleri parçaladı ve onları iki günde; pazar ve pazartesi günü yedi yer haline getirdi. Yeri balığın üzerinde yarattı ki balık Allah Teala’nın Kalem Suresi’nde: ‘Nun ve Kaleme andolsun ki…’ diye söz konusu edilen Nun balığıdır. Balık sudadır. Su ise kayalığın üzerindedir. Kayalık ise hiçbir bitki bitirmeyen büyük bir taşın üzerindedir. Taş ise bir meleğin sırtındadır, melekte bir kayanın üzerindedir, kaya rüzgârdır. İşte Hz. Lokman’ın ‘Ne gök vardı, ne yeryüzü, balık hareket etti ve kımıldadı, yeryüzü sarsıldı ve üzerine dağlar çekilerek durduruldu. Bunun için dağlar yeryüzünün üzerine oturtulmuştur’ diye bahsettiği kaya budur.”

    İbni Kesir, Kuran Tefsiri

     

     

    Kuran’ın dışındaki kaynakların dindeki otoritesini reddetmeden, dünyanın balığın üzerinde durduğunu iddia eden görüşlerden kurtulmak mümkün değildir. Aynı tablodan rahatsız olan Mehmet Akif Ersoy bakın şiirleriyle bu durumu nasıl yeriyor:

     

    Hani vaiz diye geçinen maskara şeyler var ya

    Der ki bir tanesi peş-tahtayı yumruklayarak:

    Dinle, dünya neyin üstünde duruyor hey avanak!

    Yerin altında öküz var, onun altında balık;

    Onun altında da bir zorlu deniz var kayalık,

    Öteden Kürd atılır: Doğru mu dersin be hoca?

    Ne demek doğru mu dersin? Gidi cahil amuca!

    Sözlerim basma değil yazma kitaptan tekmil

    Kim inanmazsa kızıl kâfir olur böylece bil.

    (Safahat)

    Başka bir şiirinde Mehmet Akif maskara diye nitelendirdiği tipe şöyle çatar:

    Nebiye atf ile binlerce herze uydurdun.

    Yıktın da din-i mübini yeni bir din kurdun.

    Mehmet Akif bu din adamı tipini yererken hiçbir zaman ümitsiz değildir. Aşağıdaki mısralarda ise uydurmalara karşı çözümünü şöyle dile getirir:

     

    Doğrudan doğruya Kuran’dan alarak ilhamı.

    Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.

     

    KURAN’DAN SONRA HANGİ HADİSE İMAN EDİYORLAR?

     

    Bu alt başlığımız 7-Araf Suresi’nin 185. ayetinde geçmektedir. Ayetin Türkçe çevirilerinde “hadis” kelimesinin yerine “söz” denildiğine de şahit olabilirsiniz. Bu çeviri de tabii ki doğrudur çünkü Arapça “hadis” kelimesi Türkçe “söz” kelimesinin karşılığıdır. Bu ayette ve diğer ayetlerde “hadis” kelimesinin kullanımı ve Kuran’a eş kaynaklar olarak uydurulan sözlere “hadis” denmesi, Kuran’ın bir mucizesidir. Kuran, dinimizin temel bir sorunu olacak, Peygamber’e atfedilecek, dinin tek kaynağını yüzlerce kitaba çıkaracak hadislere mucizevi bir tarzda işaret etmiştir. Peygamberimiz’e birçok yalanı atfedenler; “agval=sözler”, “ahbar=haberler”, “hikam=hikmetler” veya başka bir Arapça kelimeyi Peygamberimiz’in sözlerini belirtmek için kullanabilirlerdi. Her hususta çelişen hadisçilerin bu sözlere oy birliğiyle “hadis” deyip, Kuran’ın bu ayetlerinin işaretine girmeleri, Kuran’ın sayısız mucizelerinden biridir:

     

    Bu Kuran uydurulacak bir hadis (söz) değildir. Aksine o önündekini tasdikleyici, her şeyi detaylandıncıdır. İnanan bir topluluk için kılavuz ve rahmettir.

    12-Yusuf Suresi 111

     

    Allah, Kuran’ın “uydurulan bir hadis olmadığı”nı söylediği bu ayette, kitabın detaylandırıldığı gibi mezhepçi yaklaşımda bir türlü anlaşılamamış olan bir gerçeği de vurgular. Oysa mezhepçiler, Kuran’ın detaylı olduğunu görmezlikten gelip hadisleri, gelenekleri, şahsi görüşlerini Kuran’ın detayları yetersizmiş gibi dine sokmuşlardır. Bunda ise hadisler başroldedir. Oysa aynı ayet, Kuran’ın “uydurulmuş bir hadis olmadığı”nı söyleyerek, anlamaya niyeti olana mucizesini sergiler.

     

    Şimdi sen bu hadise (söze) inanmazlarsa, belki de arkalarından kendini eritircesine üzüleceksin.

    18-Kehf Suresi 6

     

    Ayetten, Peygamberimiz’in, insanlar inanmıyor diye üzüldüğü yegâne hadisin (sözün) Kuran olduğunu anlıyoruz. Peygamberimiz Kuran dışında bir hadise kimseyi davet etmemiştir. Hiç kimsenin kendi hadislerini yazmasını da söylememiştir. Eğer Peygamberimiz’in kendi hadisleri de dinin kaynağı olsaydı, Peygamberimiz onları da yazdırırdı, insanlar o hadislere inanmadığı için de kendisini eritircesine üzülürdü. Peygamberimiz’in uğrunda mücadele verdiği tek hadis Kuran’dır. Kuran’ın hadis kelimesiyle belirtip, uymamızı istediği tek hadis de Kuran’dır. Kuran kendisi dışında uymamız gereken hiçbir hadise işaret etmez. Eğer Peygamberimiz’in hadisleri (sözleri) de Kuran dışında dinin bir kaynağı olsalardı, Kuran bunu birçok ayetle belirtirdi. Bu konuda tek bir ayet olmaması ve “hadis” kelimesinin Kuran’da, yukarıda görüldüğü şekliyle kullanımı, günümüzdeki “hadis kavramı”nın sonradan uydurulduğunun açık bir delilidir.

     

    İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir ki onları sana gerçek olarak okuyoruz. Hal böyleyken Allah’tan ve ayetlerinden sonra hangi hadise inanıyorlar?

    45-Casiye Suresi 6

     

    Allah ayette böyle sormaktadır. Mezhepçi yaklaşımın savunucuları, Sünni ve Şii mezheplerinin takipçilerinin hareket tarzlarından çıkan cevap ise şöyledir: Buhari’ye, Müslim’e, On İki İmam’ın hadislerine (sözlerine), Ebu Davud’a, İbni Mace’ye inanıyoruz.

     

    Kimin hadisi (sözü) Allah’tan daha doğru olabilir?

    4-Nisa Suresi 87

    Eğer doğru sözlüler iseler onun benzeri bir hadis getirsinler.

    52-Tur Suresi 34

     

    Kuran’ın bu izahlarına karşı Ebu Davud adlı meşhur hadis kitabında; Peygamberimiz’e, Kuran ile beraber benzeri hadis de verildiği söylenerek hadisler kurtarılmaya çalışılır. Oysa bu söz hadisleri kurtarmaya yetmez. Çünkü hadisler Kuran kadar değil, Kuran’ın hacminden kat kat fazladır. Üstelik mezhepçi-hadisçi zihniyeti ifade eden bu hadis, Kuran’ın benzeri bir hadis olamayacağını söyleyen yukarıdaki 52-Tur Suresi 34. ayetle çelişmektedir.

     

    İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah yolundan bilgisizce saptırmak ve o yolu oyalanma aracı yapmak için hadis eğlencesi satın alırlar. İşte böylelerine rezil edici bir azap vardır.

    31-Lokman Suresi 6

     

    Aynı surenin 7. Ayetinde ise ayetler bu şahıslara okunduğunda yüz çevirdiklerini görüyoruz. Ne yazık ki sadece Kuran’a dayandırarak bir konudaki hükmü aktardığımızda, mezhep taassubu yüzünden ayetleri görmezlikten gelenler, bu ayetleri sadece musikisi için değil, anlamak için de okurlarsa anlatmaya çalıştıklarımızı daha iyi kavrayacaklardır. Kuran’da Peygamberimiz ile ilişkili olarak hadis kelimesi sadece iki defa ve aşağıdaki şekliyle kullanılmıştır:

     

    Ey inananlar, yemeğe çağrılmadan Peygamber’in evlerine girmeyiniz… Yemeği yiyince dağılın, bir hadise dalmayın. Böyle davranmanız Peygamber’i rahatsız eder.

    33-Ahzab Suresi 53

    Hani Peygamber eşlerinden birine gizli bir hadis söylemişti. Derken o bunu haber verdi. Allah da ona bunu açığa vurunca, o da bir kısmını açıklamış bir kısmından vazgeçmişti.

    66-Tahrim Suresi 3

     

    Görüldüğü gibi “hadis” kelimesi Peygamberimiz ile ilişkili olarak iki defa geçer. Oysa buradaki kullanımın, Sünni ve Şii mezheplerinin “hadis” görüşleriyle hiçbir alakası yoktur. “Hadis” kelimesini Hz. Muhammed’in sözleri olarak kullananlar için iki ayetin işareti önemlidir. Tahrim Suresi’nde “hadis” kelimesi, Sünnilerin ve Şiilerin kavramsallaştırdıkları gibi dini öğretiler için değil, Peygamber’in kişisel sözleri için kullanılmıştır. Üstelik her iki yerde de “hadis” kelimesi olumsuz bir bağlamda kullanılır.

    İslam’ın diğer kaynaklarından biri olarak gösterilen “icma” kelimesi ve türevlerinin Kuran’daki geçişi de hep olumsuzdur. Bu, Kuran’ın “hadis” kavramı gibi “icma”yı da mucizevi bir şekilde mahkûm ettiğini gösterir. (“İcma” kelimesi ve türevleri için bakınız 20-Taha Suresi 60, 70-Mearic Suresi 18, 104-Hümeze Suresi 2, 3-Ali İmran Suresi 173, 3-Ali İmran Suresi 157, 10-Yunus Suresi 58, 43-Zuhruf Suresi 32, 26-Şuara Suresi 38, 12-Yusuf Suresi 19, 10-Yunus Suresi 71, 20-Taha Suresi 64, 17-İsra Suresi 88, 22-Hac Suresi 73, 54-Kamer Suresi 45, 28-Kasas Suresi 78, 7-Araf Suresi 48, 26-Şuara Suresi 39, 26-Şuara Suresi 56, 54-Kamer Suresi 44)

     

    DOĞRU HADİSLERİ NE YAPACAĞIZ?

     

    Hadislerin içinde on binlerce uydurma hadis olduğu kesindir. Kuran’la çelişen, Kuran’a ilave hüküm getiren, mantıkla, aklın açık verileriyle çelişen hadislerin yalan olduğu kesindir. Dine ilave yapan hadisler, Kuran’ın detaylı, her şeyi açıklayan, hiçbir eksiği olmayan kitap olduğunu açıklayan ayetleriyle çeliştikleri için onlar da reddedilmelidir. Bunun dışında kalan hadisler, Kuran ile çelişmemek şartıyla doğru olabilirler. Bu hadislerin, dinin bir kaynağı olarak sunulmamak şartıyla siyer ve İslam tarihi alanlarında kullanılmaları yararlı olacaktır. Nasıl olsa birileri Peygamberimiz’in dönemindeki ve bunu takip eden dönemlerdeki tarihi yazacaklardır. Bu yazım, kaçınılmaz olduğu gibi bir tarih bilinci oluşturması açısından yararlı da olacaktır. Bu yazımda kullanılacak malzemenin Kuran ve akıl süzgeçlerinden geçirilmesi önemli bir husustur. Bu kitapta ortaya konulanlar bunun neden önemli olduğunu göstermektedir.

     

    AMACIMIZ ÇORBAYI DEĞİL, ZEHİRİ İÇİRTMEMEK

     

    Peygamberimiz’in hadislere karşı tavrını bu bölümde gördük, dört halifenin hadislere karşı tavrını ise 11. bölümde göreceğiz. Bir çorbanın yarısı çorba, diğer yarısı zehirse; bunun bir kısmı içilebilir diyebilir miyiz? Hadis kitaplarında, aynen bu şekilde, doğru ile yanlış ayırt edilemeyecek şekilde karışmıştır. “Hadislere dini kaynak olarak uymayın” dememiz, insanların çorbayı içmelerine engel olmak için değil, zehir içmelerini önlemek içindir.

    Bazı istismarcıların, bu kitaptaki tavrımızı, Peygamberimiz’in sözlerini inkâr ve saygısızlık olarak göstermeye çalışıp, istismarcılık yapacaklarını biliyoruz. Peygamberimiz’e asıl saygısızlık; Peygamberimiz’in büyülendiğini söyleyen, cinsel hayatıyla ilgili yakışıksız açıklamalar yapan, dünyanın öküz ile balık üzerinde olduğunu iddia eden hadis kitaplarındaki malzeme için “Peygamberimiz bunları söyledi, yaptı” demektir. Bu hadislerin dindeki otoritesini inkâr etmek, Peygamberimiz’e sevgi ve saygının, dini Allah’a halis kılmanın ve Kuran’ı yeterli kabul etmenin sonucudur.

    Devamı..
  • HADİS – KURAN ÇELİŞKİLERİ

     

    Kitabın buraya kadar olan bölümlerinde önce Kuran’ın kendi diliyle Kuran’ın dinin tek kaynağı olduğunu ortaya koyduk, daha sonra ise Peygamberimizin hadisleri yazdırmamasından, mana ile hadis naklinin getirdiklerinden ve daha birçok incelediğimiz konudan, hadislerin neden dinin kaynağı olamayacağını gördük. Bu bölümde ise hadislerin dinin kaynağı kabul edilmesinin vahim sonuçlarından birini; uydurulan hadislerin, dinin temel ve tek kaynağı olan Kuran ile nasıl çeliştiklerini örneklendireceğiz. Yani yapılan yanlışlığın sonuçlarını görüp, dinin tek kaynağı olan Kuran’a dönmenin önemini kavrayacağız. Kuran ile çelişen hadisleri göstermek için en ünlü hadiskitaplarının hadislerini seçtik; daha zayıf hadis kitaplarını sizin tahmininize bırakıyoruz. “En güvenilir” hadis kitaplarında Kuran ile çelişen hadislerin olması, hadislerin dinin kaynağı olduğu iddiasını reddetmemiz ve Kuran’a gidip dini yeniden kavramamız için yeterlidir. Kuran ile çelişen binlerce hadis vardır. Biz bu bölümde on tane örnek vermeyi yeterli görüyoruz. Zaten kitabımızdaki birçok konunun akışı içinde, Kuran ile çelişen pek çok hadis sergilenmektedir.

    Kuran’ın Allah’ın sözü olduğunu nereden biliyoruz? Kimisi, “Kuran öyle söylüyor” diyebilir. Peki birileri Allah’a iftira ederek başka kitapları göstererek: “Bu da Allah katındandır” derlerse, ne diyeceğiz? Biz Kuran’ın Allah’ın sözü olduğunu ancak Kuran’ı inceleyip, Kuran’ın içerdiklerini değerlendirerek iddia edebiliriz. Aynı mantıkla hadisleri incelersek; Allah’ın dininin kaynağı olmaya layık olup olmadıklarını görürüz. Nasıl Kuran’ın dinin kaynağı olup olmadığı bizzat Kuran’ın irdelenmesiyle tartışılabilirse, hadislerin dinin kaynağı olup olmadığı mevzusu da hadislerin irdelenmesiyle karara bağlanabilir. Bu bölümde ve bundan sonraki bölümlerde göstereceğimiz hadisler, hadislerin dinin kaynağı olmaya Kuran gibi layık olmadıklarını açığa çıkaracaktır.

    Kitabımızda eleştirdiğimiz hadisler, hadisçilerin kabul ettiği, en ünlü hadis kitaplarının hadisleridir. Hadisçilerin reddettiği, “yalandır (mevzudur)” dedikleri hadisleri almadık. Örneğin “Allah kendisini yaratmayı isteyince atı koşturdu ve onu koşturup terletti. Sonra kendisini bu terden yarattı” veya “Allah melekleri iki kolunun ve göğsünün kıllarından yarattı” veya “Allah’ın gözleri hastalandı, melekler Allah’ı ziyarete geldi” veya “Allah’ı rüyada gördüm. Uzun saçlı güzel bir genç suretindeydi. Yeşil bir elbise giymiş, altın nalınları vardı” hadisleri, hadisçilerin duyup da reddettikleri hadislere örnektir (İbni Kuteybe, Hadis Müdafaası). Meşhur hadisçilerin, bu tarz uydurma hadisleri yalanladıkları doğrudur. Fakat bu bölümde ve bundan sonraki bölümlerde “en ünlü”, “en doğru”, “en güvenilir” hadis kitaplarındaki hadisleri görünce; hadis kitaplarında doğru ile yalanın ayırt edilemeyecek şekilde karıştığını, hadis toplarken gösterilen doğru ile yalanı ayırt etme çabasının başarılı olamadığını anlayacağız. Zaten Kuran yeterli, eksiksiz ve tüm teferruatları içeren kitabımız olduğuna göre böyle çabalara gerek de yoktur.

     

    Kuran’ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah’tan başkasının katından olsaydı elbette içinde birçok çelişki bulacaklardı.

    4-Nisa Sûresi 82

    Hiç şüphesiz Hatırlatıcı’yı Biz indirdik Biz. Onun koruyucuları da gerçekten Biziz.

    15-Hicr Sûresi 9

     

     

    Nisa süresindeki ayetten, dinimizin kaynağının çelişkisiz olduğunu öğrenebiliriz. Allah Kuran’ın çelişkisiz olduğunu söyleyerek; hem Kuran’ın doğruluğunu, hem de dinin kaynağının sahip olması gereken özelliği öğretiyor. Kuran ile çelişen hadislerin olması, hadislerin Allah katından olmadığının ve dinin kaynağı olamayacağının ispatıdır. Ayrıca Hicr Suresi’ndeki ayetten Kuran’ın korunduğunu, böylece dini kaynak olarak korunmuş bir kitaba sahip olduğumuzu anlıyoruz. Bu bölüm ve bundan sonraki üç bölümde, hadislerin; Kuran’la, kendi içlerinde ve mantıkla çelişkilerini sergilememiz sonucunda hadislerin korunmadığını ve binlerce uydurma ile düzeltilemeyecek şekilde karıştıklarını göreceğiz. Yani bu bölümlerde hadislerin dinin kaynağı kabul edilmesinin korkunç sonucunu görüp, çelişkisiz ve korunmuş olan dinimizin tek kaynağı Kuran’a, yalnız Kuran’a dönmenin gerekliliğini daha da iyi kavrayacağız.

     

    1- ALLAH’IN BALDIRI OLUR MU?

    Kuran: O’nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur.
    42- Şura Suresi 11

     

    Hadis : “Allah ahirette Peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir.”

    Müslim-İman 302; Buhari 97/24, 10/29; Hanbel 3/1

     

    Bu hadisin hangi kitaplarda geçtiğine iyice dikkat edin. Hadis kitaplarının “en doğrusu” olarak gösterilen, tek hadisini inkâr edenin kafir olacağı söylenen Müslim ve Buhari’de. Hadisçilerin mantığına göre bu hadisi inkâr eden kafir, bu hadise inanan gerçek Müslüman olacaktır. Allah’a hiçbir şeyin benzemediğini söyleyen ayete karşın hiçbir mecazi ifadeyi çağrıştırmadan, Allah’ın baldırı olduğunu ve ahirette baldırını açacağını söylemenin yanlışlığını uzuaslarınca anlatmaya gerek var mı?

     

    2- ALLAH EL SIKIŞIR MI?

    Kuran: Ve hiçbir şey O’nun dengi değildir.

    112- İhlas Suresi 4

     
    Hadis: Allah benimle görüştü ve el sıkıştı. Elini iki omuzum arasına koydu. Öyle ki parmaklarının soğukluğunu iki göğsüm arasında hissettim.”
    Hanbel 5/243
     
    Yine bu hadiste hiçbir mecazi manayı çağrıştırmadan, Allah’a parmak, parmaklarına da soğukluk atfedilerek; Allah şekilleştirilmektedir. Bu hadis, İhlas Suresi’nin Allah’ın hiçbir şeye denk olmadığını söyleyen ayeti gibi daha birçok ayetle de çelişir. Eğer hadisteki “el” ifadesi, mecazi bir mana akla getirip -güç ve kudret gibi- insani eli çağrıştırmasaydı, elbette kabul edilebilirdi. Örneğin “Her şey Allah’ın elindedir” dediğimizde cümlenin akışından “her şeyin Allah’ın kontrolünde” olduğu anlaşılır. Fakat Allah’a parmak, parmaklara soğukluk atfeden bu hadisten böyle mecazi bir manayı kimse çıkaramaz. Üstelik bu hadiste Allah ile Peygamber’in el sıkışması gibi kabul edilemez bir ifade de yer almaktadır. Şimdi bu hadisleri “din” kabul etmek, bu dine kötülük yapmak değil midir?
     
     
    3- DİN DEĞİŞTİREN ÖLDÜRÜLSÜN MÜ?
     

    Kuran: Dinde zorlama yoktur.

    2-Bakara Suresi 256

     

    Hadis: “Dinini değiştireni öldürün.”

    Nesai 7-8/14; Buhari 12/1883

     

    Allah’ın hükmünü hadisle aşmaya, Allah’ın dinini kendi kafalarına uydurmaya çalışanların bu anlama gelen uydurmaları yüzünden birçok insan öldürülmüştür. Dine referanslar veren bazı örgütlerin yaptığı katliamları, bu örgütlerin zihinlerinde meşrulaştıran da bunun gibi hadislerdir. Diyanet bahse konu örgütleri kınamaktadır ama aynı Diyanet, Buhari ve Nesai gibi hadis kitaplarını ise hiçbir eleştiriye açmamakta, dinin kaynağı olarak göstermektedir. Bu bir çelişki değil de nedir? Ne yazık ki katliamları meşrulaştıracak izahlar hadis kitapları ve mezhep izahlarında mevcuttur.

     

    4- ÖLÜNÜN SUÇU NE?

    Kuran: Doğrusu hiçbir günahkâr bir başkasının günah yükünü yüklenmez.

    553-Necm Suresi 38

     

    Hadis: “Ölü, ailesinin kendisi için ağlamasından dolayı azaba uğratılır.”

    Buhari-K. Cemiz 32, 33, 34

     

    Ne akla, ne de Kuran’ın genel mantığına uyan bu hadis de uydurmacılığın Kuran ve akılla çelişkilerine bir başka örnektir.

     

    5- KADIN DÜŞMANLIĞI

    Kuran: Ben sizden erkek olsun, kadın olsun hiçbir çalışanın ürettiğini boşa çıkarmayacağım. Hepiniz birbirinizdensiniz.

    3-Ali İmran Suresi 195

    Hadis: “Kadınlar arasında iyi kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir.”

    Buhari 9/1391

     

    Kuran, hayır üreten erkeğin de kadının da önünü açık tutarken, hadisler kadının önünü kapamaktadır. Kadın konusu, Peygamber’e iftira olarak uydurulan hadislerin en çok olduğu alanlardan birisidir. Ayrıntılı bilgi için 21. ve 22. bölümleri okuyunuz.

     

    6- ZALİM KİM?

    Kuran: Zulmedenler dedi ki: Siz olsa olsa büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.

    25- Furkan Suresi 8

    Hadis: “Peygamber Medine’de bir Yahudi tarafından büyülendi. Günlerce ne yaptığını bilmez durumda ortalıkta dolaştı.”

    Buhari 76/47; Hanbel 6/57, 4/367

     

    Yakın dönemde Muhammed Abduh ve eski dönemlerde Mutezile’nin bu hadise itirazlarına karşın Muhammed Ebu Şehbe bu hadisi şöyle savunur: “Eğer Abduh sihir hadisini inkar etmişse akıl ve nakil ilimlerinde söz sahibi el Maziri, el Hattabi, Kadı İyaz, İbn Teymiyye, İbnul Kayyım, İbn Kesir, en Nevevi, İbn Hacer, el Kurtubi ve Alusi gibi pek çok alim de onun hem rivayet ve hem de dirayet yönünden doğru olduğunu ispat etmişlerdir.” Şehbe, Buhari ve Müslim’in de hadisi kabul ettiğini anlatır ve “sihir sonucu” olanları hadislere dayandırarak şöyle aktarır: “Peygamberimiz’e sihir yapılmıştı. Öyle ki hanımları ile cinsi münasebette bulunmadığı halde bulunduğunu zannederdi. Süfyan bunun en şiddetli sihir olduğunu söylemiştir.” (Ebu Şehbe, Sünnet Müdafaası) Kuran’a göre ise Peygamberimiz’in büyülendiğini söyleyenler zalimlerdir. “En güvenilir” hadisçilerin çoğuysa Peygamber’in büyülendiğini söylemektedir.

     

    7- MİRASTA VASİYET VAR MI?

    Kuran: Ey iman edenler! Herhangi birinize ölüm gelip çattığında vasiyet zamanı aranızda tanıklık şöyle olsun: Kendinizden adalet sahibi iki kişi, yahut yolculuk etmekte iken ölüm musibeti başınıza geldiyse sizin dışınızda iki kişi.

    5-Maide Suresi 106

    Hadis: “Varis için vasiyet yoktur.”
    Hanbel 14/238

     

    Kuran’da hem Maide Suresi’ndeki bu ayetten, hem diğer ayetlerden vasiyetin varlığı anlaşılır. Vasiyetten arta kalanlar ise Kuran’da tavsiye edilen şekilde dağıtılır. Vasiyeti iptale yönelik bu hadis, aslında Kuran’ın bir hükmünü hadisle iptale yönelik bir girişimdir.

    8- EN BÜYÜK AZAP RESSAMLARA MI?

    Kuran: Gerçekten Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise dilediği kişi için bağışlar.

    4-Nisa Suresi 48

     

    Hadis: “Cehennemde en şiddetli azaba uğratılacak kişiler ressamlardır.”

    Buhari-Tesavir, 89

     

    Kuran’a göre en büyük günah Allah’a ortak koşmaktır. Allah, ortak koşmayı affetmeyeceğini söylemekte, bunun dışında her günahın affedilebileceğini belirtmektedir. Bu yüzden Allah’ın en şiddetli azabına uğrayacak olanlar da ortak koşanlardır. Oysa Buhari’nin yukarıda alıntıladığımız hadisine göre en şiddetli azaba ressamlar uğrayacaklardır. (Mezhepçi, hadisçi yaklaşımı benimseyenlerin sanat dallarıyla ilgili uydurdukları hadisleri kitabın 18. bölümünde okuyabilirsiniz.) Bu hadis başta Kuran ile çelişmektedir. Ayrıca mantık ile çelişen bu hadisin çeliştiği başka hadisler de vardır. Örneğin diğer bir hadise göre cehennemde en şiddetli azaba satranç oynayanlar çarptırılacaklardır. (Büyük Günahlar, Hafız Zehebi)

      

    9- ALTIN TAKILIR MI, İPEK GİYİLİR Mİ?

     

    Kuran: De ki “Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve temiz rızıkları kim haram etti?” De ki: “Bunlar dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet gününde ise yalnızca onlarındır.” Bilen bir topluluk için ayetleri böyle detaylı anlatırız.

    7-Araf Suresi 32

     

    Hadis: “Altın ve ipek ümmetimin kadınlarına helal, erkeklerine ise haramdır.”

    Müslim 2/16

     

    Altın ve ipek hem erkek için, hem de kadın için bir süs eşyasıdır. Kuran’da hiçbir ayette yasaklanmazlar. Allah inananların dünyada da bu süslerden yararlanabileceklerini söyler ve erkek kadın ayrımı yapmaz. Her hadisinin doğru olduğu iddia edilen Müslim’de de yer verilmiş olan bu hadis, Kuran’ın belirttiğimiz ayeti ile çelişir.

     

     

    10- PEYGAMBERİMİZ HİÇ ZALİM OLUR MU?

     

    Kuran: Seni alemlere yalnızca rahmet olarak gönderdik.

    21-Enbiya Suresi 107

     

    Hadis: “Ureyne ve Ukeyle kabilelerinden bir grup Medine’ye gelerek Müslüman oldular. Medine’nin havası onlara dokununca Peygamber onlara deve sidiği içmelerini öğütledi. Adamlar develeri dağıttılar ve çobanı da öldürdüler. Peygamber onları yakalattı, ellerini ve ayaklarını kesti, gözlerini oydu, çölde susuz ölüme terk etti. Biz onlara su vermek isteyince, Peygamber bizi engelledi.”

    Buhari Tıp5/1, Hanbel 3/107,163

     

    Kuran, Peygamberimizi “âlemlere rahmet” olarak tanıtmaktadır. Peygamberimiz ancak karşı taraf kendisine saldırınca savunma amaçlı savaşlar yapmış ve hayatını Kuran’ın emirleri doğrultusunda affedici ve merhametli olarak geçirmiştir. Oysa bu ve benzeri hadislerde anlatıldığı gibi gözleri oymak, çölde susuz ölüme terk etmek nasıl “âlemlere rahmet” Peygamber ile bağdaşır? Kendi yaptıkları canilikleri hoş göstermek için bu hadisi uyduranlar, Peygamberimiz’i zalimmiş gibi gösterip, Peygamberimiz’e hakaret etmiş oluyorlar.

    Devamı..
  • KURAN’IN DİNİNDE KADIN – UYDURULAN DİNDE KADIN

     

     

    Geleneksel din anlayışı en çok kadınlarla ilgili konularda dine ilaveler yapmıştır dersek abartmış olmayız. Kadını köleden beter yapan, kadının erkek egemen toplumda sadece ev işinde ve cinsellikte kullanılmasını, hiçbir alanda kadına hak tanınmamasını savunan izahlar; toplum nezdinde kabul görsünler diye uydurma hadislere ve mezhep izahlarına dayandırılmış ve bu bakış açısı geniş bir kesime “din” diye yutturulmuştur. Saf dindar kadınların birçoğu, Kuran’ın anlattığı İslam ile bu uydurmaları ayırt edemedikleri için Allah’ın rızasını umarak bu uydurmalara göre yaşamaya çalışmış ve kendilerini mezhepçi-gelenekçi erkeklerin sınırlarını çizdiği kapkara bir dünyada bulmuşlardır. Mezhepçi-gelenekçi zihniyeti benimseyenler, “Peygamberimiz cennetin annelerin ayaklarının altında olduğunu söylemiş, kadınlar annemizdir, bacımızdır…” gibi laflar ederek, kadınlara çok değer verdiklerini göstermek istemektedirler. Oysa birazdan kadınlarla ilgili mezhepçi kaynaklardaki izahları incelediğimizde, gerçekte kadına ne kadar değer verdiklerini iyice anlayacağız.

     

    KADINLARLA İLGİLİ MEZHEP VE HADİS KÖKENLİ UYDURMALAR

     

    Bu uydurmaların yapılışındaki en temel hedef, kadının erkeğine kayıtsız ve şartsız itaatini sağlamak olmuştur. Hadiskitaplarının ve mezhep kurucularının hepsinin erkek olmasının da elbette ortaya çıkan bu manzarayla ilgisi vardır. Uydurma hadislerle, kadının erkeğe itaati bir ibadet gibi sunulmuştur:

    Eğer bir kimsenin bir kimseye secde etmesini emretseydim, erkeklerin kadınlar üzerinde olan haklarından dolayı kadınların erkeklere secde etmelerini emrederdim.

    Tirmizi, Rada; Ebu Davud, Nikâh;
    Ahmed b. Hanbel, Müsned; İbn Mace, Nikâh

    Kocanın vücudu irin ile kaplı dahi olsa ve karısı onu yalayarak temizlese, yine de kocasının hakkını ödemiş olmaz.

    İbni Hacer El Heytemi; Ahmed b. Hanbel, Müsned

    Ey kadınlar! Eğer kocalarınızın size olan haklarını bilseydiniz, ayaklarının tozunu yüzlerinizle silerdiniz.

    Hafız Zehebi, Büyük Günahlar

     

    En titiz hadis çalışmalarında alıntıladığımız hadisleri görmemiz “Kuran, yalnız ve yalnız Kuran” diye niye defalarca tekrar ettiğimizin anlaşılmasını bir kez daha sağlayacaktır. Yukarıdaki uydurmaları Peygamberimiz’e atfedenler, ne yazık ki bu uydurmaların reddi olan Kuran’ın anlattığı İslam’a uymayı “Peygamber düşmanlığı”, bu uydurmaların kabulü olan hadislerin, mezheplerin, geleneklerin İslam’ını ise “Peygamber’i sevme göstergesi” ilan ediyorlar. Böylece kadınları eksik akıllı ve eksik dinli ilan edenler, hem Peygamberimiz’e iftiralar atmakta hem de dine büyük zarar vermekteler. Bir de Peygamberimiz’e atfedilen şu uydurmaları inceleyelim:

    Kadınların dinleri ve akılları eksiktir.

    Buhari

    Çok lanet ediyor ve kocalarınıza karşı nankörlük ediyorsunuz. Aklı başında bir erkeğin aklını sizin kadar çelebilen, aklı ve dini eksik başka bir varlık görmedim.

    Müslim, İman; İbn Mace, Fiten

     

    Kadınları erkeğin kölesi yapan zihniyet, bununla yetinmeyip kadınların çoğunu cehennemlik, dinen eksik ilan edip, Kuran’da olmayan din anlayışları sunmuşlardır:

    Kadınlar arasında iyi kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir.

    Buhari

     

    Ey kadınlar topluluğu! Sadaka veriniz ve çok istiğfar ediniz. Çünkü ben, Cehennem halkının çoğunun sizler olduğunu gördüm.

    Müslim, İman; İbn Mace, Fiten

     

    KADINA CENNET VİZESİ KOCADAN

     

    Kadınların çoğunun cehennemlik olduğunu iddia eden hadislerin yanında, kadının cennete gidişi için kocasının kendisinden memnuniyetini şart olarak gösteren hadisler de uydurulmuştur.

    Bir kadın, kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse cennete girer.

    Riyazus Salihin

     

    Müslim de, Buhari de, Tirmizi de, Muvatta da, Şii kaynaklar da Emevi ve Abbasi döneminde uydurulmuş, bazı kişilerin kadına kendi bakış açılarını dinselleştirmeye çalışmalarının ürünü olan bu tip uydurmalarla doludurlar. Oysa Kuran’ın hiçbir yerinde, biraz önce örneklediğimiz tipteki hadislerde olduğu gibi kadınların çoğunun kötü, cehennemlik, dinen eksik olduğu geçmez. Kuran’ın kendi çağının üstünde bir anlayışla yazıldığının sayısız göstergelerinden birisi budur; eğer Kuran kendi kültürünün etkisi altındaki bir insan tarafından yazılmış olsaydı, Kuran’da da döneminin hakim anlayışının yansımaları olması kaçınılmazdı. Kuran, üstünlüğü erkek veya kadın olmaya değil, Allah’a yakın olmaya, Allah’ın dininde titizliğe bağlar.

     

    Ey insanlar! Biz sizi bir erkek, bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler kıldık. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız takvaca en ileride olanınızdır.

    49-Hucurat Suresi 13

     

    Ayetten de anlayacağımız gibi Kuran, üstünlüğü bir ırka, bir kabileye veya erkek, kadın gibi bir cinsiyetten olmaya değil, Allah’ın dinine titizlik ve Allah için hatalardan sakınma tipi manalara gelen “takva”ya bağlamıştır. Oysa buraya kadar gördüğümüz hadislere göre kadın olmak daha baştan cehennemlik olma ihtimalini arttıran bir unsurdur. Bu zihniyet, eksik ve cehennemlik ilan ettiği kadını, ezik karakterli bir varlığa dönüştürüp, kayıtsız şartsız erkeğin kumandasına verir ve bu anlayışı da “din” diye insanlara dayatır. Kuran’ın anlattığı İslam’ın bu uydurulmuş dinden neden ayrılması gerektiğini daha da iyi anlamak için “en itibarlı” uydurma kaynakları incelemeye devam edelim:

    Namazı bozan şeyler kara köpek, eşek, domuz ve kadındır.

    Müslim, Salat; Tirmizi Salat; Ebu Davud, Salat

    Uğursuzluk üç şeyde vardır: Kadında, evde ve atta.

    Ebu Davud, Tıb; Müslim, Selam; Buhari, Nikâh

     

    DİŞSİZ, TİPSİZ, YAŞLI KOCALARIN KURTULUŞU

     

    Aşağıda kadını uğursuz ve namazı bozucu ilan eden anlayışın çok itibar ettiği İmam Şarani ve İmam Gazali gibi düşünürlerin kadının neden evde tutulması gerektiği ile ilgili açıklamalarını, ayrıca kadınların süslenmesini haramlaştıran bazı hadisleri okuyacaksınız:

    İçinizden biri yaşı ileri, ağzındaki dişleri dökülmüş, görünüş itibarıyla da çok çirkin olabileceği gibi aksine karısı da genç ve güzel olabilir. Bu genç ve güzel kadın, çarşıya çıktıktan veya davet edildiği düğün ve ziyafetten evine döndükten sonra dışarıda gördüğü yakışıklı erkeklerle yaşlı ve dişleri dökülmüş kocasını kıyas ederek kocasının yüzüne dahi bakmak istemez. Belki kocasının kendisini öpmesini ve cinsel ilişkide bulunmasını dahi istemez. İşte genç kadının erkeklerin çokça bulunduğu çarşı, pazar, şenlik ve toplantı yeri gibi mekânlara gitmesinin kadın üzerinde yapacağı etki en azından budur.

    İmam Şarani, Uhudül Kübra

    Dövme yapan ve yaptırana, yüzündeki tüyleri aldıran ve estetik için dişlerini seyrelttiren kadınlara Allah lanet etsin.

    Buhari

    Takma saç takan ve taktıran, kaşları incelten ve incelttiren, dövme yapan ve yaptıran lanetlenmiştir.

    Ebu Davud

    Eğer bir kadın peruk takarsa, eğer kol ve yüzüne dövme ya da ben yaparsa, yüzünden ve kaşlarından cımbızla kıl aldırırsa, yüzüne güzellik vermek için şekil değiştirirse lanetlenmiştir.

    İmam Şarani, Uhudül Kubra

    Bir hadise göre ashabı kiram, eşlerinin, pencere ve kapı aralıklarından dışarıyı seyretmelerini ve erkek görmelerini önlemek üzere evlerinin pencerelerini sıkı sıkıya kapatırlar ve dışarıya bakanlara dayak atarlardı.

    İmam Gazali, İhyayı Ulumuddin

    Kadınları zarar vermeyecek miktarda aç, aşırı gitmeyecek kadar da kıyafetsiz bırakınız. Çünkü kadınlar iyice doyar, güzelce giyinirlerse onlar için dışarı çıkıp gezmekten daha sevimli bir şey yoktur. Fakat onlar biraz aç, biraz da çıplak kalırlarsa onlar için evde oturmaktan hayırlı bir şey yoktur.

    İbnül Cevzi, Mevzuat; Suyuti, Lealil Masnua; İbn Arrak, Tenzihüş Şeria

    Kadınlarınıza evlerinin kapısında oturmamaları için yeni elbise yaptırmayın çünkü elbiseleri güzel ve yeni olursa kalplerine dışarı çıkmak arzusu gelir.

    İmam Gazali, Kimyayı Saadet; İbn Ebi Şeybe, Musannaf

     

    Dışarı çıkması kesin gereken kadın ise kocasından izin aldıktan sonra dışarı çıkacak ve şu kurallara kesin uyacaktır:

    1-  Sıkı sıkıya örtünüp kötü giysilere bürüne,

    2-  Hiç çıkmamış gibi davrana,

    3-  Başını öne eğip kimsenin yüzüne bakmaya,

    4-  Kalabalığa karışmaya,

    5-  Erkeklerin bulunduğu yerlere yanaşmaya,

    6-  Herkesin dolaştığı sokaklardan uzak dura,

    7-  İşini bir an önce bitirip evine döne.

    İmam Gazali, İhyayı Ulumuddin

     

    Bu uydurma izahlarla, kendi görüşünü, kadınlara olan aşırı kıskançlıklarını dini bir buyruğa çevirip, topluma dini bu şekilde sunanlar, kadınlara “din” maskesi altında yapılan zulümlere zemin oluşturmuşlar, dinsizlerin dinimize saldırısı için ortam hazırlamışlar ve birçok kimsenin dinimize olan inancının sarsılmasına sebep olmuşlardır. Halkımızın bir kısmı ise bu izahları kullanarak dinimize saldıranlara kızmakta fakat bu izahları yapanları, örneğin İmam Şarani’yi bu konuda eleştirmekten kaçınmaktadırlar. Biz Kuran’ı tek kaynak kabul edip, Şarani’nin ve Gazali’nin bu tarz izahlarını din adına eleştirmedikçe, dinsizlik adına bu izahları kullananlara kızmaya ne kadar hakkımız olabilir?

     

    KADININ EN MAKBULÜ KOYUN CİNSİDİR

     

    Bakın Gazali, kadının kaç çeşit olduğunu nasıl açıklıyor ve halkı nasıl bilgilendiriyor:

    Kadının sıfatları şunlardır:

    1- Giyim kuşam hevesinden maymun.

    2- Fakir düşmeye razı olmadığından köpek.

    3- Kocasına ve diğer insanlara kibrinden yılan.

    4- Gece gündüz koğuculuk yaptığından akrep.

    5- Evden eşya sattığından fare.

    6- Erkeklere hile kurduğundan tilki.

    7- Kocasına itaat ettiğinden dolayı koyundur.

    İmam Gazali, Nasihatül Mülk

     

    Bu maddelerin sonuncusunda “en makbul kadının koyun cinsi olduğu” açıklanır. Her türlü özgürlüğü elinden alınan kadının, Allah’ın farz kıldığı hacca bile tek başına gitme özgürlüğü yoktur. Kadının 90 km’den uzağa yanında mahrem biri olmadan (baba, amca, dayı, kardeş, koca gibi) gitmesi haram ilan edilir. Bu yüzden kadınlar, mahremlerinden birini ikna edemezse, bu farzı bile yapamaz konuma gelirler. Oysa Allah haccı erkek-kadın ayrımı yapmadan ve böyle bir şart belirtmeden farz kılmıştır. Kadının camiye gidip namaz kılması da, camiye gitmek için kadınların evden çıkması gerektiği için engellenmeye çalışılmış ve bununla ilgili de hadisler uydurulmuştur. Bu hadislere göre kadının evde namaz kılması camide kılmasından daha sevaptır, hatta evde bile yatak odasında kılması oturma odasında kılmasından daha sevaptır. Kadınları her alandan dışlamaya çalışan hadislere karşı Kuran’da şöyle geçmektedir:

     

    Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır.

    9-Tevbe Suresi 71

     

    Ayetten de anlayacağımız gibi Allah, iman eden erkek ve kadınların cins, mahrem, namahrem ayrımı yapmadan dost olmalarını istiyor. Peki, camiye gitmek için bile evden çıkması, hatta birazdan göreceğimiz izahlara göre erkeklerle konuşması bile engellenen kadın bu dostluğu ne zaman ve nasıl kuracaktır? Hayat sahnesinde yanyana faaliyetin, yardımlaşmanın ve beraber hizmetin insan neslinin yarısı olan kadının dışlanması ve diğer yarısı olan erkeklerle irtibat ve dayanışmasının kesilmesiyle sağlanması mümkün müdür? Aynı ayetin devamında bu dostluğu sağlayanların Allah’ın rahmetini kazanacağı söylenir. Eğer bugün Müslüman olduğunu iddia eden toplumlardan rahmet kesilmişse, kanaatimizce, birçok sebebinden biri de bu ayetin gereklerinin yerine getirilmemesidir. Oysa bazı hadis ve mezhep kaynaklı izahlara göre kadının sesinin bile duyulması sorunludur:

    Hanefilerden bazıları kadının sesinin de avret olduğu görüşündedirler.

    Fıkhus Siyre

    Bir hadis şöyledir: Ancak ve ancak mahremleriniz olan erkeklerle konuşacaksınız.

    İbni Kesir 4/355

     

    AĞZINDA ÇAKIL TAŞIYLA KONUŞMA

     

    Bırakın kadın ve erkek Müslümanların birbirleriyle iletişim kurmalarını, haremlik selamlık gibi uygulamalarla kadınlar erkeklerden tamamen soyutlanmış ve kendi aralarında konuşan kadınların sesinin bile erkekler tarafından duyulmaması gerektiği söylenmiştir. Bu arada çok zaruret olursa, kadının ağzına çakıl taşı alıp sesi tanınmadan erkeklere -o da zaruret miktarınca- bir şeyler söyleyebileceği izahını yapanlar da olmuştur.

     

    Camiye gitmesi, tek başına hacca gitmesi, erkeklerle konuşması engellenen kadının, aybaşı olduğu zamanlarda namaz kılamayacağı, Kuran okuyamayacağı, oruç tutamayacağı izahlarıyla da bu ibadetleri engellenmiştir. Oysa Allah, Kuran’da, aybaşı olan kadınla sadece cinsel ilişkiye girilmemesini belirtmiştir. Eğer aybaşılı kadının namaz kılması, Kuran okuması ve oruç tutması istenmeseydi hiç şüphesiz bunlar da bildirilirdi. Fakat aybaşılı kadını pis gören yaklaşım, -İsrailiyat kökenli uydurmalar aracılığıyla- Kuran’a aykırı bu yasakları da dinimize sokmuştur. Kuran’da aybaşılı dönemi kapsayan tek yasak şu şekilde açıklanmıştır:

    Sana kadınların aybaşı halini sorarlar. De ki: “O bir sıkıntıdır. Aybaşı halinde kadınlardan uzak durun ve onlar temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın.”

    2-Bakara Suresi 222

     

    Kuran her türlü detayı verirken, Kuran’da olmayan zorlukları dine sokarak ilaveler yapanlar, kadınların namaz kılmalarını, oruç tutmalarını Kuran okumalarını aybaşı durumunda engelledikleri gibi kadın-erkek ayrımı yapılmadan farz kılınan Cuma namazına gitmelerini de engelleyerek, dini uygulamalarda eksiltmeler de yapmışlardır. Oysa Kuran’ın dininde ilave gibi eksiltme de hoş karşılanamaz. Kadınlar bu kadar kötülendikten sonra hiçbir fikrine değer verilmeyen bir varlığa çevrilmiş ve “Kadınlara itaat eden helak olur” şeklinde Kuran’dan onay alamayacak uydurma hadisler, Kuran’ın ahlakıyla ahlaklanmış olan Peygamberimiz’e atfen uydurulmuştur. Şunlar bu konuda örnek alıntılardır:

     

    Kadınlara danışmayın, onlara muhalefet edin. Kadınlara muhalefet edin, zira kadınlara muhalefet berekettir.

    Kadınlara Dîni Bilgiler; Suyuti, Lealil Masnua 2; İbn Arrak, Tenzihüş Şeria 2

     

    Kim ki karısına itaat ederse Allah onu yüzüstü Cehenneme atar.

    İbn Arrak 2

     

    KADIN İMAM DA OLUR, MÜEZZİN DE, DEVLET BAŞKANI DA

    Kuran kadınların hiçbir göreve talip olmasını engellemez. Kadın cumhurbaşkanı da, halife de, kadı da, yargıç da olabilir. Çünkü Kuran’da yasaklanmayan her şey serbesttir. Serbestlik asıl olan, yasak ise istisnadır. Yasak için vahye yani Kuran ayetine ihtiyaç vardır. Böyle bir yasak olmadığına göre kadın tüm milleti yönetecek cumhurbaşkanı veya başbakan da olabilir. Gerek Müslüman memleketlerde, gerek diğer ülkelerde kadınların neden devlet yönetiminde ikinci sırada kaldığı tartışılması uzun bir konudur. Fakat şurası açıktır ki Kuran’ın anlattığı dinde buna hiçbir engel yoktur. Fakat şu hadis gibi örnekler mezhepçi-gelenekçi anlayışın buna karşı çıkışında temel oluşturmuştur:

    Başlarına bir kadını geçiren bir kavim asla iflah olmaz.

    Hanbel, Müsned; Tirmizi, Fiten; Nesai, Kudat; Buhari, Fiten

    Birçok hadis kitabına girmiş yukarıdaki uydurma, Kuran’ın getirmediği hükümleri kadın aleyhine uyduranlar tarafından dinimizin içine sokulmuştur. Tahminimiz odur ki, bu uydurma, Hz. Ayşe’nin Cemel olayında orduya kumanda etmesi üzerine karşı tarafta yer alanların uydurduğu siyasi kaygıdan kaynaklanmış bir uydurmadır. Bunu gören Süleyman Ateş şu açıklamayı yapar: “Şimdi bu hadiste taşlanan Hz. Ayşe’dir. Peygamber Aleyhisselam gerçekten öyle söylemiş olsaydı, Hz. Ayşe’nin Cemel olayına katılmaması, Talha ve Zübeyr’in de onu başlarına geçirmemeleri gerekirdi. Kuran’a ters, olaylara aykırı olan bu hadisin doğruluğu şüphelidir. Diğer sahabelerin bilmediği ve uygulamadığı bir hadis, nasıl din hükmü olur?” (Süleyman Ateş, Kuran Tefsiri, 6/399-400)

    Siyasi kaygılarla bu tip hadisler uydurup Allah’ın dinine kendi görüşlerini katanlar, Kuran’ın Sebe melikesini tarifini de göz ardı ederler. Neml Suresi 22. ve 44. ayetler arasında Sebe kavminden ve onlara hükmeden kraliçelerinden bahsedilir. Ayetlerin açıklamalarında Sebe melikesinin zekâsını, topluma doğruyu buldurmadaki becerisini, kavmini tehlikeye atmayışını, tedbirli yaklaşımlarını görürüz. Kadınların yönetici olamayacağına, kadınlara muhalefetin iyi olduğuna dair uydurmalara karşın Kuran’da bu manada tek bir ifadeye dahi rastlanmaz. Ama kadınlara yazı yazmayı öğretmemenin emredildiği hadisler bile uydurulmuştur:

     

    Kadınlara yazıyı öğretmeyin. Dikişi ve Nur Suresi’ni öğretin.

    İbnü’l Cevzi, Mevzuat

     

    Geleneksel Ehli Sünnet yaklaşımı benimseyenlerin büyük bir çoğunluğu, kızlarının iyi eğitim almasını arzu etmekte, başörtülü kızlarının okutulmaması gibi zulümlere karşı direnmekte, bu yaklaşımlara haklı olarak tepki göstermektedirler. Bu elbette sevindirici bir gelişmedir. Fakat Ehli Sünnet adına yukarıda alıntıladığımız tipteki hadislerin uydurulduğu ve Kuran dışı İslam zihniyetinde bu yaklaşımların mevcut olduğu da unutulmamalıdır. Kuran’ın anlattığı din ile uydurmaların anlattığı din arasında ayrım gereği gibi yapılmadan, tutarlı bir şekilde, kadınların önüne “din” adına çıkarılmış engeller kaldırılamaz. Dindarları kamusal alandan dışlamaya çalışan kişilerle mücadele gerekli olsa da; bizce, bu “dış” etkilerle mücadeleden daha da önemlisi İslam’ın içine sokulmuş uydurmalarla yapılacak “iç” mücadeledir. Bu “iç” mücadelede, Kuran’ın karşısına “din” adına dikilenler vardır fakat bu “din” diye nitelenenin önemli bir bölümü uydurma hadisler, önemli bir bölümü ise geleneklerden oluşmaktadır.

     

    CİNSELLİĞİ SAĞLAMA ALMAK İÇİN HADİS UYDURMA

    Kişi kadınını yatağa davet eder de kadın kaçarak eşi sinirli bir şekilde gecelerse, melekler o kadına sabaha kadar lanet eder.

    Buhari 9/36

     

    Hanımının cinsel ilişki teklifini reddedeceğinden korkanlar bu uydurmayı Peygamber’e fatura ederek hanımlarına; “Bak, Peygamber böyle demiş, sakın bana karşı gelme” diyerek, kadınları bu konuda da uydurma dinleriyle terbiye etmektedirler. Ezilen kadının boşanma hakkı da elinden alındığı için tüm zulümlere karşı kadının hiçbir sığınağı kalmaz. Bazı “dini bilgiler” kitaplarında şöyle izahlar bile vardır:

     

    Bir kadın kocasından boşanırsa, o kadına cennet kokusu haram olur.

    Kadınlara Dini Bilgiler

     

    Oysa Kuran’da geçen “boşanmış kadınlar” tipi ifadeler (2-Bakara Suresi 228, 241) hem kadının erkeği, hem erkeğin kadını boşaması manasına gelebilir. Kuran’da, “Bir tek erkek boşayabilir” tarzında açık bir ifade kullanılmadığına göre, açık ifade olmadığında serbestlik ana prensip olduğuna göre, demek ki kadın da erkek gibi bu haktan aynen faydalanabilir.

     

    Bir hadiste şöyle denilir: “Camiye gelirken kokulanan kadın, evine dönüp de cünüplükten ötürü boy abdesti alır gibi yıkanmadıkça, Allah katında onun namazı kabul olmaz.”

    Avnül Mabül 11/230

     

    Erkeklerin güzel koku sürmesinde sevap bulanlar, aynı şeyi kadın yapıp koku sürünce, hemen “günah” diye damgalarlar. “Erkek güzel kokudan tahrik olur” diye de açıklama yaparlar. Peki, kadın erkeğin sürdüğü güzel kokuyu koklayıp tahrik olamaz mı? Madem böyle bir tahrik sorunu var, neden bu konuyla da ilgili bir ayet indirilip, kadının koku sürmesi yasaklanmadı? Cevabı aslında basit; çünkü bu, yasaklamak istenmedi. “Dini bilgiler” sunan kitaplarda daha neler var neler:

    Kadının yeri soğumadıkça erkek, kadının oturduğu yere oturmamalıdır.

    Kadınlara Dini Bilgiler

     

    Bazen, otobüs ve minibüslerde gelenekçi din anlayışının uygulayıcılarının, bu izahtan kaynaklanan endişelerle sergiledikleri manzaralara şahit olabilirsiniz. Bu da Kuran dışı olup, “din” etiketiyle sunulan uygulamaların sayısız örneklerinden bir tanesidir.

     

     

    KADINLARLA İLGİLİ KONULARDA KURAN’LA İLGİLİ BAZI YANLIŞ ANLAMALAR

     

    Kuran’ın kadınla ilgili açıklamalarındaki yanlış anlaşılan bilgiler, ilk insanlar Adem ve Havva ile ilgili konulardan başlar. Kuran’ın hiçbir yerinde Havva’nın Adem’i kandırdığı ve günaha soktuğu şeklinde bir izah yoktur. Araf Suresi 11. ve 28. ayetlerin arasını okursak, Adem ile Havva’nın her ikisini birden kandıranın şeytan olduğunu görürüz. Bu arada kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığına dair izah da Kuran’da yer almaz.

    Kuran’la ilgili yanlış iddialardan biri Kuran’ın erkeklere hitap ettiğidir. Kuran ayetlerinin % 90’dan fazlası genele, yani erkek ve kadın karışık olarak tüm insanlara veya inananlara hitap eder. Arapça gramerin bir özelliği olarak bir toplulukta en az bir erkek varsa o topluluk için eril zamir formu kullanılır. (Bu özellik başka dillerde de görülür.) Bunun yanında sadece Peygamberimiz’e, sadece kadınlara, sadece erkeklere hitap eden ayetler de, azınlık da olsa vardır. Kuran’ı insanlara ulaştıran Peygamberimiz erkektir ve erkekler topluluğunun bir alt kümesidir. Erkeklere hitap eden bazı ayetlerdeki üslup, bu nokta göz önünde bulundurularak okunursa daha iyi anlaşılır. Kuran’ı eline alıp okuyan herhangi bir kişi, Kuran’ın genele hitabını, sadece bir cinse hitap etmediğini rahatça anlar. Kuran’ı şarkı kitabı gibi okuyan veya hiç okumayanların bu tip iddiaları, hiç şüphesiz cehaletlerinin bir ürünüdür.

    Müslüman erkekler, müslüman kadınlar, mümin erkekler, mümin kadınlar, itaat eden erkekler, itaat eden kadınlar, özü-sözü doğru erkekler, özü-sözü doğru kadınlar, sabreden erkekler, sabreden kadınlar, korunup sakınan erkekler, korunup sakınan kadınlar, sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça hatırlayan erkekler ve Allah’ı çokça hatırlayan kadınlar; bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ödül hazırlamıştır.

    33-Ahzab Suresi 35

     

    Kuran’ın büyük bölümü genele hitap olsa da, bu ayette olduğu gibi Allah’ın kadın ve erkeği ayrı ayrı vurguladığı ayetler de mevcuttur.

     

    TARİHTE ÇOK EŞLİLİK

     

    Kuran’la ilgili yanlış anlaşılan diğer bir konu ise erkeklerin çok eşli evliliğidir. Öncelikle şunun bilinmesi gerekir ki İslamiyet çok büyük bir zaman dilimine, geniş bir coğrafyaya, çok farklı iklimlere, ufak bir kabileye olduğu gibi büyük bir imparatorluğa, hem tarım hem de endüstri toplumuna, hem savaş hem de barış ortamlarına, apayrı alışkanlık ve kültürlerin olduğu geniş bir yelpazedeki büyük bir insan topluluğuna gelmiştir. Kuran’ın bu her türlü devir, şart, ortam ve kültüre uyumu ise Kuran’ın serbestiyet dairesinin geniş olmasıyla sağlanmıştır. Buraya kadar bu geniş helal dairesinin, geleneksel mezhepçi anlayışlarla sınırlandırılıp, bir Arap İslam’ı yaratılmaya çalışıldığını gördük. Örneğin belli bir yörenin kıyafeti olan sarığın, cübbenin, sakal bırakma alışkanlığının dinselleştirilip; böylece İslam’ın her yöreye, şarta, kültüre uyumunun engellendiğini gördük. Oysa Kuran’ın verdiği serbestiyetlikle herkes kendi kimonosunu, ceketini, kravatını, entarisini giyebilir. Kuran’ın bu noktadaki özgürlüğü Kuran’ın anlattığı İslam’ın her bölgeye, her kültüre uyumunu sağlar. Çok eşlilik de aynen böyledir. Çok eşlilik, İslam’ın yasaklamadığı bir uygulamadır, yoksa İslam’ın emrettiği veya tavsiye ettiği bir uygulama değildir.

    Çok eşlilik birçok kültürde, zaman diliminde, özellikle erkeklerin savaşta ölüp, kadın-erkek oranının bozulduğu zamanlarda kadınların da talebi olmuştur. Tarım toplumlarının birçoğunda çok çocuklu aile, gücün simgesi olduğu için bu toplumlarda, kadınların çocuk ve ev işlerindeki yüklerinin hafiflemesi için kocalarını evlenmeye teşvik ettiği görülmüştür. Unutulmamalıdır ki çok eşliliği yaşayan tek bir erkekken, kadınlar en az iki kişidir. Evlilik müessesesi de ortak bir istek veya çıkara dayandığına göre çok eşliliği bir erkek isterken en az iki kadın da bunu istemiş, kabullenmiş veya bu tarz bir ilişkiden çıkar ummuş demektir. Yani çok eşliliğin kimi ortamlarda yasaklanmasına bir erkeğe karşı en az iki kadın karşı çıkacak demektir. Bazıları kadınların isteği olmadan aile baskısıyla evlendirildiklerini veya daha sonra boşanma hakları ellerinden alındığı için isteseler de ayrılamadıklarını, gerçekten böyle birçok durum olması sebebiyle söyleyebilir. Böylesi birçok durum gerçek olsa da, her şeye rağmen gerçekleştirilen çok eşli beraberliklerde böylesi baskıyla olanların, kadının da kabullenmesiyle (dış baskı olmadan) olanlardan fazla olması mümkün gözükmemektedir. Baskı kaynaklı zulümler elbette düzeltilmedir; bunlar İslam’ın değil, erkek egemen toplumların sonucudurlar. Dinimize göre evliliğe kadın da karar verir, kadının boşanma hakkı da vardır. Yani kadın, kocası çok eşlilik yaparsa veya evliliğinde yolunda gitmeyen bir şey olursa kendisi de boşanabilir. Kadının boşanmasının yasaklanması ve kadının evliliğindeki söz hakkının ailesine verilmesi gibi uygulamalar geleneğin sonucudur, Kuran’ın anlattığı dinin değil.

     

    KÖPEK ETİ YEMEK VE ÇOK EŞLİLİK

     

    Daha evvel de ifade ettiğimiz gibi çok eşlilik bir serbestliktir, mecburiyet değil. “Serbestlik” alanı ile “dini mecburiyet veya dini tavsiyeler” tamamen farklı kategorilerdir. Dinin yasaklamamak suretiyle “serbest” bıraktıklarını dinin emir veya tavsiyeleri gibi “dinsel” alanın içinde görmek önemli bir yanlıştır ve çok eşlilik meselesinde bu hata sıkça yapılmaktadır. Bunu şöyle bir örnek üzerinden daha iyi anlayabiliriz: Kuran’da yalnız leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanların yasaklandığını görüyoruz. Bunun dışında her yiyecek helaldir. Çoğumuzun sevmediği birçok yiyecek, örneğin köpek eti helaldir. Fakat çoğumuzun sevmediği köpek eti, Çin’de sevilen bir yemek türünü oluşturur. Aynı çok eşlilik gibi, birçok kişiye çirkin gelen köpek eti yemek, bir başka yerde ve kültürde insanların kabulü olabilmiştir. Dinimizin yasaklamadığı her şey helal olduğu için bize çok garip gelebilecek birçok helal olabilir. “Helal” dinen yapılmasında günah olmayan davranışları ifade eder. Yoksa “helal” dinen makbul olan bir davranışı ifade etmez. Bu çok önemli noktayı anlamayanlar dini, yasaklamadığı bazı şeyler için, kendi kültür ve zaman dilimlerine göre eleştirmeye kalkmış ve böylece değişik kültürlerde ve değişik zamanlarda geniş kesimce benimsenen serbestlikleri anlayamadıklarını göstermişlerdir. Dinimize göre saçımızı yeşile boyatırsak, bir davete futbol şortuyla gidersek, bir toplulukta sesli bir şekilde yellenir veya geğirirsek bir “günah” işlemiş olmayız. Bu fiillerin günah olmamasının sebebi, Kuran’ın hiçbir ayetinin bunları yasaklamamasından kaynaklanır. Dünyanın bir yerindeki bir sahil kasabasında şort giyerek düğüne gitmek, kızılderili kabilelerinde yeşil gibi renklerle kafayı boyamak, kimi kültürlerde geğirmek, kiminde yellenmek normal karşılanabilir. Kuran’ın bu fiilleri “günah” olarak belirtmemesi sayesinde tüm bu ayrı kültürlerde Müslüman olanlar, kendi kültürleriyle bu noktalarda zıt düşmeden dinlerini yaşayabilirler. Kuran bu fiillere sahip de çıkmaz, bu fiilleri tavsiye de etmez. Yani “Din köpek eti yiyin” diyor, “Din düğünlere şortla gidin” diyor, “Saçınızı yeşile boyayın” diyor, “Yellenin, geğirin” diyor şeklindeki açıklamalar ne kadar hatalıysa; “Çok eşlilik dinin gereğidir” şeklinde dine karşı yapılan bir eleştiri de o kadar hatalıdır. Dinin emri ve tavsiyesi ayrıdır; din yasaklamadığı için serbest olan fiil ayrıdır.

    Doğal şartlarda, savaş olmadığı zamanlarda, insan nüfusunun bire bir eşlemeye yakın şekilde kadın ve erkeklerden oluştuğunu görüyoruz. Bu da tekeşliliğin insanların genelinin tercihi olacağını, çok eşliliğin bir istisna olacağını tabiat kanunu olarak göstermektedir. Kuran’da, kadınlar arasında adalet yapılamazsa tek bir eşle evlenilmesi ifade edilir (4-Nisa Suresi 3). Böylece kadınlardan birini ön plana alacak, diğer kadınları sömürecek evlilik modeline yasak getirilir. Bazı durumlarda ailesi ölen kız çocuklarına miras kalır ve bazı erkekler evlilik yoluyla bu maddi serveti ele geçirip, yetim kızın mallarını çarçur edebilir. Kuran’da buna benzer durumların engellenmesi için Nisa Suresi’nin aynı 3. ayetinde “Yetimler konusunda adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız; bu durumda size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın.” denilir. Yani Kuran, gerekirse çok eşlilik yapılmasını, başka kadınlarla evlenilmesini fakat hiçbir durumda yetim kızların hakkına tecavüz edilmemesini söyler. Bu ayet, gördüğümüz gibi, yetim kız çocuklarıyla ve onların mal varlıklarının sömürülmesiyle ilgilidir.

    Çok eşlilik, Kuran’ın geniş serbestiyet çemberinde yer alır, Kuran’ın tavsiye veya yasaklarından biri değildir. Çok eşliliği sevmeyen sevmez, yapmayan yapmaz. Kuran, yazımızın başında dediğimiz gibi ayrı kültürlerin, ayrı zaman dilimlerinin, hem savaş hem de barış ortamının, hem tarım hem de endüstri toplumunun, hem büyük devletlerin hem de küçük ada halklarının dinidir. Kuran’ın anlattığı İslam tek bir medeniyetin, bir tek endüstri toplumunun, bir tek barış ortamının dini değildir. Nasıl Emevi ve Abbasi uydurmacıları Kuran dışı ilavelerle dinimizi kendi kabile ve yüzyıllarına göre dondurup sakalı, cübbeyi, sarığı dine soktularsa; bazıları da günümüzün görüşlerini dine sokma arzusundadırlar. Oysa Emevi ve Abbasiler kendi dönemlerinde sakal bırakıp, cübbe ve sarık giyip, çok eşli bir şekilde yaşayabilirlerdi. Günümüzde de sakal tıraşı olunup, pantolon, ceket, kravat giyilip, tek eşle evlenilebilir. Her iki ayrı uygulama da İslam’a aykırı değildir ve yine her iki ayrı uygulama da İslam değildir. Bu şahsi tercihlerin hiçbiri İslam’ın zaman üstü değer ve kurallar sistemiyle ilintili değildir. Oysa Allah’ı tek bilmek, fakirlere yardım etmek, oruç tutmak; Kuran’ın emirleri olduğu için hem Emevileri, hem Abbasileri, hem günümüzü, hem de bizden sonrakileri yükümlü kılar.

     

    PEYGAMBERİMİZ’İN EVLİLİKLERİ

     

    Peygamberimiz’in birçok hanımla evlenmesine ve bunlarla ilgili anlatılan çeşitli hikâyelere gelince; Kuran’da Peygamberimiz’in hiçbir hanımının ismi geçmez. Peygamberimiz’in dokuz yaşında bir kızla evlendiği de Kuran’da değil, uydurmalarla dolu hadis kitaplarında geçer. (Bu konudaki hadisler kendi içlerinde de çelişkilidir; Hamidullah gibi araştırmacılar, Peygamberimiz ile Hz. Ayşe evlendiğinde, Hz. Ayşe’nin yaşının daha büyük olduğunu ifade etmişlerdir.) Üstelik Kuran’dan “evlilik yaşı” diye bir kavramın gözetilmesi gerektiğini anlarız; Kuran’da bu yaş tam olarak belirlenmemiş olsa da böyle bir kavramsallaştırmanın olması çocuk yaşta yaptırılan evliliklerin önlenmesi için bir hareket noktasıdır. Ayrıca evlilik açısından dikkat edilmesi gereken diğer bir unsurun, Kuran’da dikkat çekilen, belli bir akli olgunluğu ifade eden “rüşd” olduğu söylenebilir. 4-Nisa Suresi 6. ayette, yetimlerin mallarına onlar evlenme çağına ve rüşde erene dek sahip çıkılıp, bunlardan sonra mallarının onlara teslimi geçer. Yani rüşdü belli eden unsurlardan biri mallarını idare etme becerisidir. Evlenme ve boşanma gibi olaylarda da mal alıp verme (mehir) söz konusudur, o zaman evlenecek olanlarda mal idare edecek kadar bir akli olgunluğun (rüşdün) olup olmadığını da sorgulamak gerekir. Kısacası evliliklerde “evlenme yaşı”nı ve “rüşdü” gözetlemek gerekir. Bunların gerçekleşmediği açık olan dokuz yaşında biriyle Peygamberimiz’in evlenmiş olduğunu söylemek ona yapılan bir iftiradır.

    Peygamberimiz’in hanımlarıyla ilgili anlatılanların % 99’u hadis kaynaklıdır. Yani bu hikayeler güvenilir değildir. Kuran’da Peygamberimiz için “Bundan sonra güzellikleri ne kadar hoşuna gitse de evlenmen sana helal olmaz” (33-Ahzab Suresi 52) diye yasak getiren ayet bulunmaktadır. Bu ayet inmeden önce diğer inananlar için helal olan her şey, Peygamber için de helaldi. Bu ayetle diğer insanlara getirilmeyen bir kısıtlama Peygamber’e getirilmiştir. Ahzab suresi 28. ayette ise Peygamber’in bir hanımı şayet ondan boşanmak isterse, Peygamberimiz’in boşanmanın maddi bedelini karşılayıp boşanması söylenir. Yani diğer hanımlar gibi, Peygamberimiz’in hanımları da kendi gönül rızalarıyla evlenmişlerdir ve istedikleri an nafaka alıp boşanabilmektedirler. Kendi döneminin şartları, kendi kısmeti ölçüsünde, Kuran’a ters düşmeden, Peygamberimiz de evlilik yapabilir ve yapmıştır. Bizi alakadar eden her bilgi Kuran’da mevcuttur. Bunun dışındakilerle din adına uğraşmak abesle iştigaldir. Peygamberimiz’in elçi sıfatıyla bize getirdiği Kuran, dinimizi oluşturur. Uydurma hadislerin de karıştığı kesin olan Peygamberimiz’in özel hayatıysa ancak o dönemde ve o dönemin şartlarında yaşayarak değerlendirilebilir. Peygamberimiz, Kuran’ın serbest bıraktığı konularda, kendi kültürü, içinde bulunduğu dönem ve şartlara göre, yani “tarihsel” olan, insanlara evrensel örnekler sunmayan tercihler yapmıştır. Peygamberimiz’in yaşadığı hayatın Kuran dışı detaylarını “sünnet” başlığıyla sunmuş olanlar, “sünnet”in dinin evrensel bir bölümü gibi algılanmasına sebep oldular. Bu yaklaşım ise döneme ve şartlara bağlı “tarihsel” olguların algılanamamasına yol açtı. Bu algılama bozukluğu ise Peygamberimiz’in evlilikleri gibi konuların hatalı bir bakış açısıyla değerlendirilmesine sebep oldu. Günümüzde hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğu belli olmayan hadislerle Peygamberimiz’in özel hayatı hakkında tartışmaya imkan yoktur ve “tarihsel” olan bu alanı tartışmamıza gerek de yoktur. Hadis uydurmacılığının ve “evrensel sünnet anlayışı”nın bıraktığı kötü miraslardan biri de bu gereksiz tartışmadır. Kuran’a dönüş, diğer hastalıkları tedavi ettiği gibi bu yarayı da kapatacaktır.

     

    KADINLARIN ŞAHİTLİĞİ

     

    Mezhepçi anlayış tarafından çarpıtılmış konulardan diğer bir tanesi kadınların şahitliğidir. Kuran, kadın ile erkeğin şahitliğini bir tutar, hiçbir yerde “bir erkeğin şahitliği iki kadına eşittir” diye bir ifade geçmez. Örneğin zinanın tespitinde 4 şahit gerekir ve Kuran’da bu şahitler 4 kadın veya 2 erkek, 4 erkek veya 8 kadın gibi ifadeler kullanılmadan 4 şahit diye belirtilir. Yani herhangi 4 şahit işlevi görür, kadın ve erkek ayrımı yapılmaz. Üstelik kadınla kocasının şahitliklerinin birbirleriyle çeliştiği, kadınlara kocalarının zina isnadıyla ilgili durumda da kocanın şahitliği karısınınkine eşittir. Hatta kocayla karısının şahitliğinin çeliştiği bu durumda kadının şahitliği esas alınır ve kadın kendi şahitliğine uygun olarak masum kabul edilir (Bakınız: 24-Nur Suresi 6-9).

    İstisnai, yanlış anlaşılan konu ise Bakara Suresi 282. ayette, vadeli borçlanmalarla ilgili konuda geçer. Bu ayette, “borçların yazılması ve yazıcı ile şahitlerin bu görevden kaçmamaları” söylenir. Ayrıca ayetin sonunda “yazıcıya ve şahitlere zarar verilmemesi gerektiği” geçer. Görüldüğü gibi maddi menfaatlerin söz konusu olduğu bu konuda, şahitlik, insanların kaçındığı, yapmak istemedikleri bir sorumluluktur. Tek bir ayette birkaç kez dikkat çekildiği gibi, bu konudaki şahitliğin, yapılmasından kaçınılan bir eylem olduğunu tespit etmek, bu eylemle ilgili şahitlikleri değerlendirmek için kritik öneme sahiptir. Allah, bu kaçınılan görevi erkeklere yükleyip, “iki erkek şahit bulunmasını” ister. Dikkat edin ayette, “iki erkek veya dört kadın şahit bulun” ifadesi geçmez, doğrudan “iki erkek şahidin bulunması” istenir. Böylece ticaretle daha az uğraşan ve baskılara karşı daha hassas olan kadın, bu kaçınılan yükümlülükten ve baskılardan korunur. Eğer iki erkek bulunamaz ve bir erkek bulunursa, o zaman “bir erkek ve iki kadın bulunması” gerekir. Böylece hem şahit sorunu çözülür, hem olumsuz bir durumun ortaya çıkışı ihtimalinde bir erkekle bir kadının karşı karşıya kalması önlenip kadın baskılardan korunur. Ortaya borcun miktarı konusunda bir anlaşmazlık çıktığını ve şahitlerin farklı tanıklık yaptığını düşünelim. İki şahidin farklı şahitliği durumunda bir kadın, bir erkekle karşı karşıya kalacak ve iki taraftan birinin yalancı olduğunun kesin olduğu bir ortamda, yoğun stres ve baskı altında kalacaktır. Zaten insanların şahitlikten kaçınma sebebi, böylesi anlaşmazlıkları ve baskıları, gözlemeleri ve bundan kaçınmalarıdır. Oysa bir erkek ve iki kadın şahitle, şahit sayısı üçe çıkınca mesuliyet dağılacağı için şahitlikteki stres önemli bir düzeyde azalacak ve baskı yapmak isteyen art niyetli kimselerin bu sefer iki kişiden birini değil, üç kişiden ikisini kandırmaları gerektiği için işleri zorlaşacaktır. Kadınların baskılardan korunmasını sağlayan bu uygulamanın hikmetlerini idrak edemeyenler; kadını baskılardan koruyup, kaçınıldığı belirtilen bir mesuliyeti erkeğe yükleyen bu ayeti anlamayarak, “bir erkeğin şahitliği iki kadının şahitliğine eşittir” diyerek, Kuran’ı çarpıtmışlar ve evvelki uydurma izahlarından kaynaklanan bakış açılarını bu alana da sokmuşlardır.

    Oysa bu ayet dışındaki Kuran’daki şahitlikle ilgili diğer ayetlerde kadın ve erkek ayrımı yoktur. Eğer böyle bir ayrım olsaydı, bu ya her şahitlikle ilgili ayette belirtilir ya da “bir erkeğin şahitliği iki kadının şahitliğine eşittir” diye genel bir hüküm-ilke konulurdu. Böyle bir hükmün-ilkenin olmaması, böyle bir durumun da olmadığını gösterir. Ticaretle tarihin hemen her döneminde daha az alakalı olmuş olan kadın, ticaretle alakasının azlığı veya baskıya uğraması sonucu doğru şahitlikten saparsa, diğer kadının şahitliğinin de desteğiyle, bu zorluğu aşabilir ve mesuliyeti paylaşıp mesuliyetini azaltır. Zaten unutulmamalıdır ki kaçınılan bu vazifede kadının devreye girmesi, iki erkeğin bulunamaması gibi istisnai bir durumla ilgilidir.

    Ayetteki “Yazana da, şahitlik edene de zarar vermeyin. Yapacak olursanız doğru yoldan sapmış olursunuz.”şeklindeki ifadeyi, şahitlere ve yazıcıya yapılan baskıları ve bu bağlamda ayetin mantığını anlamak için göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Bu konudaki şahitlik, herkesin yapmak istediği, insanların menfaatlerine uyan bir eylem değildir ki, bazılarının göstermeye çalıştığı gibi burada kadının aleyhine bir durum oluşmuş olsun. Aksine, kaçınılan bir vazifenin kime yüklendiğini ayetten anlamaktayız. Bu hükümle, insanların kaçındığı bir sorumluluktan kadının korunmasına, yani kadın lehine pozitif bir ayrımcılığa tanıklık ediyoruz.

     

    KADINLARI DÖVME MESELESİ

     

    Kuran’da geçen kadınlarla ilgili en çok tartışma konusu olmuş ayetlerden biri Nisa Suresi 34. ayettir. Özellikle bu ayetin bazı çevirilerinde “dövme” ifadesinin geçmesi tartışmanın odak noktası olmuştur. Önce bu ayetin çevirisini vereceğiz ve ayette tartışmaya konu olan kelimelerin Arapçasını parantez içinde yazacağız, sonra bunları ele alıp değerlendireceğiz.

    Erkekler, kadınları gözetip kollamaktadırlar (kavvam). Şundan ki, Allah insanların bazılarını bazılarından üstün kılmıştır ve erkekler mallarından harcamışlardır. İyi ve temiz kadınlar itaatkârdırlar (kanitat); Allah’ın kendilerini koruduğu gibi gözden uzak ortamlarda da gereği gibi korunurlar. Geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarında yalnız bırakın ve ayrılın (vadrıbu-hunne). Bunun üzerine sizi dinlerlerse onlar aleyhine bir yol aramayın. Allah yücedir, büyüktür.

    4-Nisa Suresi 34

     

    Öncelikle ayette geçen “gözetici” olarak çevirdiğimiz “kavvam” kavramını ele alalım. Ayetin bu kısmı bir hüküm getirmekten ziyade genel durumu tarif etmektedir. Erkekler, kadınların fiziki yapıları daha zayıf olmalarından ve genelde iş dünyasının içinde olup para kazanıp aileleri için sarf etmeleri gibi sebeplerden dolayı kadınları gözetip, kollarlar. Nitekim aynı suresinin, Nisa Suresi 135. ayetinde de “kavvam” ifadesi “adalet” kelimesiyle beraber geçmekte ve “gözetme” anlamı verilmektedir. Buradaki “kavvam” kelimesini de bu şekilde çevirmek, bazılarının yaptığı gibi bu kelimeyi “yönetici” olarak çevirmekten daha uygundur. Ayetin devamındaki “bazılarını bazılarından üstün kılmıştır” ifadesi, erkeklerin kadınlardan üstün yönleri olabileceği gibi kadınların da erkeklerden üstün özellikleri olabileceğine işaret eder.
    Ayetle ilgili diğer bir yanlış anlaşılma iyi (saliha) kadınların itaatkâr (kanitat) olmasıyla ilgilidir. Bazıları buradaki itaatkârlığı “kocaya itaatkârlık” olarak sunmaya çalışmışlardır. Oysaki buradaki itaati “Allah’a itaat” olarak anlamak daha uygundur. Öncelikle ayetin devamında iyi kadınların en gözden uzak ortamlarda bile namuslarını korudukları geçer; bu koruma şüphesiz kadınlar evli olmasa da geçerlidir ve Müslüman bir kadının namuslu olması “Allah’a itaat” bilinciyle gerçekleşir. Ayrıca burada “Allah’ın kendilerini koruduğu” ifadesi geçmektedir ki bu da, burada itaatin kocaya değil Allah’a olduğunu gösterir. İlaveten, 33-Ahzab Suresi 35. ayette, “kanitat” (itaatkâr kadınlar) ifadesi “kanitin” (itaatkâr erkek) ifadesiyle beraber geçmektedir; buradaki “kanitat” ifadesini hiç kimse “kocaya itaat” olarak anlamamaktadır. Eğer öyle bir anlayış olsaydı, o zaman bu kelimenin yanında geçen “kanitin” ifadesini de “kocanın karısına itaati” olarak anlamaları gerekecekti. Görüldüğü gibi Kuran merkezli bir anlayışta en önemli hususlardan biri Kuran’ın bir yerinde geçen ifadeyi Kuran’ın bütünlüğü içinde anlamaktır.
    Son olarak bu ayetle ilgili en çok tartışılan ve birçok çevirmenin “dövmek” anlamını verdiği “vadrıbu-hunne” ifadesini ele alalım. Burada geçen Arapça “darabe” fiili, Arapçanın en çok anlama sahip kelimelerinden birisidir. Arapça bir sözlüğü açan herkes “darabe” fiilinin bu özelliğine şahit olur. (Bakınız: İbn Mansur, Lisanul Arab, “Darb” Maddesi) Kuran’da bu fiilin geçtiği 50’den fazla ayeti inceleyenler, Kuran’ın içinde bu kelimenin farklı anlamlarda kullanıldığına tanık olurlar. “Darabe” kelimesi “çıkmak, ayrılmak, dövmek” gibi birçok anlamda kullanılmaktadır. Kuran’da bu kelime en çok “örnek vermek” anlamında “örnek” (mesel) kelimesiyle beraber geçmektedir. Zuhruf Suresi 5. ayette olduğu gibi, bu fiilin “vazgeçmek, uzak tutmak” anlamlarında Kuran’da kullanıldığı da gözükmektedir. Günümüzde bir Arap birine bu fiili kullanarak “idrib” dediğinde karşısındakine “çek git” demiş olur. Birçok dilde, benzer şekilde, bazı kelimelerin farklı anlamlarda kullanıldığına tanıklık ederiz. Örneğin Türkçe “yüz” kelimesini ele alalım. Bu kelime ile başımızda göz ve ağız gibi uzuvlarımızın olduğu bölge de, bir sayı da, denizde ilerlemek de, bir hayvanın derisini çıkarmak da kastedilebilir. “Yüz” kelimesi bir metinde geçtiğinde, hangi anlamda kullanıldığını anlamak istediğimizde, o metinde bu kelimenin geçtiği cümleyi başı ve sonuyla, olmazsa o metnin bütününü değerlendirerek, bu kelimenin anlamını tespit etmeye çalışırız. Burada da yapılması gerekli olan budur; zaten her zaman savunduğumuz metot Kuran’ın bütünlüğü içinde anlamları tespit etmektir.
    Yapılması gereken, Nisa Suresi 34. ayette bu kelimeye, bu farklı anlamlardan “uzaklaşma, ayrılma” anlamının mı “dövme” anlamının mı verilmesinin daha uygun olduğunu tespit etmektir. Bunu, her zaman uyguladığımız metotla, Kuran’ın bütünlüğü içinde hangi anlamın buraya denk düştüğünü inceleyerek belirlemeliyiz. Kuran’da 33-Ahzab Suresi 21. ayette Peygamberimiz’in “en güzel örnek” (usvetun hasenetun) olduğu bahsedilir ve hiç şüphesiz bu örnekliği anlamak için en güvenilir kaynak Kuran’dır. Yine 33-Ahzab Suresi 28. ayette Peygamberimiz’in eşleriyle sorun yaşadığını görüyoruz. Burada Peygamberimiz’e, eşleri dünya hayatının zevkleri peşindeyseler ve anlaşamıyorlarsa, güzellikle boşanma tavsiye edilir; “dövme” gibi bir eylem tavsiye edilmez. Tahrim Suresi’nde Peygamberimiz’in evliliğinde yaşadığı benzer sorun anlatıldığında da “dövme” söz konusu edilmez. 65-Talak Suresi 2. ayette ise Müslümanların boşanmayı da, evliliğin devamını da düzgün bir şekilde (maruf) gerçekleştirmelerinden bahsedilir ve dövme-şiddet gibi bir uygulamadansa, anlaşamayınca “ayrı durma” Kuran’ın bu anlatımlarıyla daha uyumlu gözükmektedir.
    Ayrıca Kuran’ın hiçbir yerinde, bir insanın bir insana kendi karar verip şiddet uygulaması geçmez. 24-Nur Suresi 6-9. Ayetlerdeki, kocanın karısı ile ilgili zina iddiası bu konuyu anlamada çok önemli bir örnektir. Hatırlanacağı üzerine bir kadınla ilgili zina iddiasında bulunan kişi dört tane şahit göstermek zorundadır. Fakat bu iddiadaki kişi kadının kocasıysa, dört şahit göstermeden Allah adına dört kez yemin ederek bu konuda şahitlik yapabilir, beşincisinde ise eğer yalancılardan ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını diler. Buna karşılık kadın aynı şekilde mukabele ederse, yani dört kez kocasının yalancılardan olduğunu ve eğer kendi yalan söylüyorsa Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını söylerse, kadına bir ceza uygulanmaz. Dikkat edin, bir koca karısını zina halinde görmüşse bile kadına kendi eliyle bir ceza uygulamasının Kurani bir referansı yoktur. Bu bile mümkün değilken, 4-Nisa Suresi 34. ayette, geçimsizlik durumunda, sınırları belirsiz bir şekilde kocanın karısını döveceğinin ifade edildiğini düşünmekten ise, geçimsizlik durumunda boşanmadan önce nihai bir tedbir olarak ayrı mekânlarda vakit geçirmelerinin söylendiğini düşünmek daha makul gözükmektedir.
    Bu konuda yanlış anlamaların önemli bir sebebinin, bu ayeti esbabı nüzul hadisleri çerçevesinde anlama olduğu kanaatindeyiz. Bununla ilgili anlatılan esbabı nüzul hikâyesine göre bir erkek sahabe eşine bir tokat atar ve bu kadın da Peygamberimiz’e şikâyete gelir. Peygamberimiz, bu kadına kısas yapmasını, yani onun da eşine tokat atmasını söyler. Bu sırada bu ayetin indiği ve Peygamberimiz’in kadına kısas yapmamasını, kocasının kendisini gereğinde dövmesine izin verildiğini söylediği hadiste aktarılır. Bu ayeti bu esbabı nüzul hadisiyle okuyanlar, elbette yukarıda yaptığımız değerlendirmeleri yapamamaktadırlar. Oysa esbabı nüzul hadislerinin, uydurmaların en çok olduğu alanlardan biri olduğuna Hanbeli mezhebinin kurucusu Hanbel’in bile dikkat çektiğini hatırlayalım.

     

    KADIN VE MİRAS

     

    Kuran’ı bütünsel olarak değerlendirmemek yüzünden kadınlarla ilgili yanlış anlaşılan diğer bir konuysa miras meselesidir. İlk anlaşılması gereken mesele, Kuran’a göre mal, para v.b.’nin paylaşımında önceliğin vasiyette olduğudur. Kuran’ın bu açık hükmünü mezhepçi İslamcılar, “Varise vasiyet yoktur” şeklinde uydurma bir hadisle ortadan kaldırma cüretini göstermişlerdir ve böylece hadisle dine ilave yapmanın ötesinde hadisle Kuran ayeti bile iptal edilmeye kalkılmıştır. Kuran’a göre önce vasiyet ve borçlar halledilir. 5-Maide suresi 106. ayette ve 2-Bakara Suresi 180. ayette vasiyet yapılmasının söylendiğini görebiliriz. 4-Nisa Suresi 11. ve 12. ayetlerde, tavsiye edilen paylaşma anlatılırken, bu paylaşmanın “vasiyet ve borçların halledilmesinden sonra” olduğu söylenir.
    Kadın ve erkek mirasını incelerken, Kuran’ın tüm sistemi içinde para akışını ve maddi ilişkileri anlarsak mirastaki paylaşmayı daha iyi anlarız. Kuran’a göre erkek, evlenirken kadına mehir verir. (Mehir kadına verilir, kadının ailesine değil.) Kuran, mehirin miktarını belirtmediği için örneğin maddi ihtiyaç halinde olan, evini yurdunu terk edip evlenecek olan kadın mehir olarak ev, araba vb. isteyebilir. Koca adayıyla bu mehirde anlaşırlarsa evlilik olur. Yok kadın böyle bir mehir talebinde bulunmazsa mehir bir yüzük, bir hediye, bir takı vb. de olabilir. Kuran, mehirin, uygun bir tarzda verilmesini ister, miktarını belirlemeyerek, birçok konuda oluşturduğu esnek ortamı burada da oluşturur. Mehir iki tarafın üzerinde anlaştığı bir miktardır. Fakat her durumda erkekten kadına bir maddiyat transferi mehirle gerçekleşir. Ayrıca Kuran’a göre boşanma olursa; anne çocuğu emziriyorsa çocukla beraber annenin de masrafları erkeğin yükümlülüğündedir. Yani Kuran’a göre erkek, hem mehir vermekle hem de kadına yüklenmeyen kimi harcamalarla kadından fazla maddi sorumluluklara sahiptir. Dul kalan kadınların ise aldıkları mehir ve diğer varlıkları geçinmelerine yeterli değilse, ihtiyaçları varsa uygun tarzda geçindirilmeleri, tüm Müslümanların vazifesi olarak sunulmuştur (2-Bakara Suresi 241). Görüldüğü gibi erkeğin parası ve maddi varlığı sürekli bölünür ve üzerinde fazladan sorumluluklar vardır. Buna karşı Allah, erkek çocuğa, kız çocuğunun iki katı miras önerir (4-Nisa Suresi 11). Miras ile ilgili teferruatlar Nisa suresi 11, 12 ve 176. ayetlerde okunabilir. Mirasçı olan anne ve baba olduğunda ise mirastan ikisi de altıda bir olarak eşit hisse alırlar. Görüldüğü gibi Allah erkeğin malını böleceği, iş kurmak için sermaye gerekeceği yaşlarda erkeğe kız kardeşinin iki katı miras önermektedir. Fakat çocuğu ölen anne ve babalarda böyle endişelerin olması pek muhtemel değilken, önerilen miras her birine, hem anneye hem de babaya altıda birdir.
    Kimi insanların “şu anda devir böyle, artık kadınlar da çalışıyor” veya “oğlumun hanımı zengin” veya “kızımın kocası da kendisi de fakir” gibi farklı özel şartlarını ifade eden durumları oluşabilir. Daha evvel de dediğimiz gibi Kuran’da esas olan vasiyettir; Kuran’da oranı verilen tüm miras dağıtımları, vasiyet ve borçlardan geri kalanlar içindir, kişilerin kendi şartlarına göre vasiyet düzenlemeleri mümkündür. Örneğin vefat etmeden kızlarına bırakacakları vasiyetle oğullarıyla mirası dengeleyebilir ve Kuran’ın sunduğu bu esneklikten yararlanabilirler. Bu konuda da gördüğümüz gibi sorun Kuran’a önyargılı yaklaşımlarda ve Kuran’ı bütün olarak kavramaya çalışmamaktadır. Kuran, her konunun en mükemmel şekilde çözümüne imkân vermekte ve dönemlere göre gerektiğinde uygulanabilecek esneklikleri sunmaktadır.

     

    BİRBİRİMİZİN GİYSİLERİYİZ

    Onlar sizin giysileriniz, siz de onların giysilerisiniz.

    2-Bakara Suresi 187

     

    KURAN’IN İSLAMI’NA GÖRE KADININ YERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ

     

    Bu bölümün başında, uydurma hadisler ve mezhepler aracılığıyla bedeviliğin kadına bakışının nasıl dine sokulup, kadının; seyahat edemez, evde oturmaya mahkûm, hiçbir yönetici sıfatı olamayan, erkeğe itaati farzlaştırılan, sesini bile erkeğe duyurmaması gereken, kalktığı yere bile soğumadan oturulamayan, vb. bir konuma getirildiğini gördük. Bu zihniyetin oluşturduğu kafa yapısının, Kuran’ın izahlarını çekiştirmesi ve uydurma hadislerle karıştırması sonucu oluşan yanlış anlamaları ise bahsedilen uydurmaları aktardıktan sonra inceledik. Böylece mezheplerin ve geleneklerin uydurmalarla dolu İslam’ından zihnimizi arındırmanın, Kuran’ı tam ve sağlıklı anlamak için en önemli şart olduğunu bir kez daha kavradık. Sadece ve sadece Kuran’a giderek kadının yerini anlamaya çalıştığımızda sağlıklı sonuçlara varacağımızdan eminiz.

    Allah’ın bir kısmınızı bir kısmınızdan üstün kıldığı şeyleri isteyip durmayın. Erkeklere kendi kazandıklarından bir pay, kadınlara da kendi kazandıklarından bir pay vardır.

    4-Nisa Suresi 32

     

    Bu ayetten de anlayacağımız gibi kadının erkeğe, erkeğin de kadına üstün olduğu alanlar vardır. Bir cinsin diğerine her alanda üstünlüğünü savunmak veya her iki cinsin her alanda eşitliğini iddia etmek yaratılışın kanunlarıyla ve akılla çelişen iddialardır. “Eşitlik” sloganlarıyla erkeğe çocuk doğurtmaya, kadına savaşta erkeklerle aynı vazifeleri yüklemeye kalkıp, her iki cinsin farklılıklarını iyi değerlendiremezsek, her iki cinse de zulmetmiş oluruz. Her iki cinsi de yaratan Allah, her iki cinsin farklılıklarını ve bu farklılıklara rağmen (aynı zamanda farklılıklar sayesinde) nasıl ahenkle bir arada olacaklarını (2-Bakara Suresi 187. ayetin belirttiği gibi nasıl birbirlerinin elbiseleri gibi olacaklarını) en iyi şekilde bilir. Kuran’ın mucizevi anlatımıyla soralım: “Yaratan yarattığını bilmez mi?” Elbette Yaratan yarattığını bilir ve her şeyi bilen Yaratıcı, mesajı Kuran’da, kadın-erkek ilişkilerini de, her şeyi olduğu gibi, en mükemmel şekilde düzenlemiştir. Bu düzenlemelerdeki mükemmeliyet, kimi zaman bir hüküm getirilerek, kimi zaman ise hüküm getirilmeyerek veya getirilen hükümde esneklik sağlanarak oluşturulmuştur. Kuran’ın her döneme, kültüre, zamana ve topluma uyumu böylece sağlanmıştır. Kuran’ın hüküm getirmesi gibi, gerekmeyen konularda hüküm getirmemesinin hikmetini kavrayamayan gelenekçi ve mezhepçi zihniyet, kendince düzenlemelere gitmiş, bugün gördüğümüz dejenerasyonu ne yazık ki “İslam” olarak sunmuş ve “İslam budur” diye yutturmuştur.

     

    Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak kim iyi fiiller gerçekleştirirse onlar cennete girecek ve onlar, bir çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar bile haksızlığa uğramayacaklardır.
    4-Nisa Suresi 124

    Erkek olsun, kadın olsun, her kim inanmış olarak iyi fiiller gerçekleştirirse ona mutlaka temiz bir hayat yaşatırız ve yaptıklarının karşılığını en güzel şekilde mutlaka veririz.
    16-Nahl Suresi 97

     

    İslam’a göre asıl hayat ahiret hayatıdır. Dünya hayatı kısa bir yolculuk, ahiret ise asıl varılacak yerdir. Gerek yukarıdaki ayetler gerek diğer ayetlerde, erkek veya kadın olmanın değil, Allah’ın hoşnut olacağı iyi fiiller gerçekleştirmenin üstünlük sebebi olduğunu görüyoruz. Kadının doğuştan dezavantajlı olduğunu ve cehennemin çoğunluğunu oluşturduğunu iddia eden zihniyet, tüm bu ayetlerle, yani Kuran’la, yani Allah’ın diniyle çelişmektedir.

    Devamı..
  • Kur’ân Meali Okurken Dikkat Etmemiz Gereken Bazı Hususlar

     

    Kur’an , yüce Rabbimizin ifadesine göre; insanlığı, cehaletin, sıradanlığın, kanıksanmışlığın karanlığından; imanın, farkındalığın, ferasetin aydınlığına çıkarmak için gönderilmiştir.

    Kur’an , yüce Rabbimizin ifadesine göre; insanlığı, cehaletin, sıradanlığın, kanıksanmışlığın karanlığından; imanın, farkındalığın, ferasetin aydınlığına çıkarmak için gönderilmiştir. Kur’an; insanlığın, rehberi, ışığı, yol göstericisi, yani hidayet kaynağıdır.

    Çünkü Kur’an, anlaşıldığında, yaşandığında, uygulandığında gayesine ulaşır. Yoksa kapalı kapaklar, süslü bezler, çantalar içinde mahkum olarak, özgürlüğüne kavuşup hidayet olma özelliğini kazanacağı günü hasretle bekler.

    Arapça bilmeyen birisinin Kur’an ile muhataplığı doğal olarak mealler ile olacaktır. İşte muhatabın meali algılama ve ilahi kelam ile iletişim kurması için kendisine engel olacak olan ön yargılardan zihnini arındırması gerekir

    Kur’an meali okumaya karar veren bir insanın niçin Kur’an meali okumak istediğinin de cevabını vermesi gerekir. Meal okumak istemesinin amacı nedir? Çünkü bu okuma sonunda elde edeceği şey bu amaca uygun olacaktır. Meali, sevap kazanmak veya başkalarının ruhunu şad etmek için mi okumak istemektedir? Ancak böyle bir okuma onu Kur’an’ın anlam dünyasına sokmaz. Bazı ifade ve sahneler dikkatini çekse de zihin dünyasına fazla bir şey katmaz. Dediğimiz gibi önemli olan ruhen, zihnen Kur’an’ın muhatabı olmaktır. Ancak muhatap olduğunda kendisi için okuduğunda ilahi kelam ona açılır.

    Kur’an bugün bir kitap olarak elimizde olsa da, O’nun bildik kitaplardan çok farklı olduğunun, konuların bildik kitaplardaki yöntemlerden çok farklı yöntemlerle ele alındığının da bilinmesi gerekir. En azından o kitaplardaki, giriş, gelişme ve sonuç bölümleri Kur’an için söz konusu değildir. Kur’an’daki 114 sure ayrı bir kitap olarak ele alınabilir. Kur’an’ın bir bütün olarak kendi iç bütünlüğü bulunsa da surelerin de kendine özgü bir iç bütünlüklerinin olduğu unutulmamalıdır.

    Bu açıklamalardan sonra okuyucu “Meali okumaya nasıl ve nereden başlayalım” diye sorabilir. Bizim kanaatimiz, Kur’an’ın 23 yıllık bir zaman diliminde nazil olması nedeniyle onu okumanın da buna uygun olması gerekir. Yani mevcut nüzul sıralarından birisine göre okunabileceği gibi, bu durumu az çok yansıttığı için Nas, Felak, İhlas… suresinden Fatiha suresine doğru da okunabilir.

    Okuyanın Kur’an metni içerisinde muhataplarının Müşrikler, Yahudi ve Hristiyanlar ve Müslümanlar olduğunu bilmesinin onu anlamasına büyük katkıları olacaktır.

    Bütün bunlardan sonra okuduğu metin mütercimin hazırladığı bir meal olsa da, hazırlanan metin Allah’ın kelamıdır. Bu nedenle onu dikkatle, özenle ve düşüne düşüne okumak gerekir. Okurken acele etmemeli, bu konuda sabır en önemli yardımcımız olmalıdır. Sabır bizi peşin hükümlülükten ve acele yargılardan korur. Kur’an mealini tekrar tekrar okuduğumuzda birçok yanlış anlayışımızın zaman içerisinde düzelmiş olduğuna şahit oluruz.

    Son söz olarak şu da eklenebilir: Kur’an teorik tartışmalar kitabı değildir. Günlük sıkıntı ve ihtilaflarımıza onu alet etmememiz, yani Kur’an’ı, kendi düşüncelerimizi veya yaptıklarımızı meşrulaştırıcı bir araç olarak görmememiz gerekir.

    Mehmet Yaşar Soyalan

    Devamı..
  • KUR’ÂN’DA SADAKA VE FAİZ

     

    Sadaka, ihtiyaçlılara yapılan karşılıksız yardımdır. Faiz ise ihtiyaçlılara verilen borçtan elde edilen gelirdir. İhtiyacı olmayan, faizli borç almaz. Sadaka, ihtiyaçlıları ve sosyal yapıyı rahatlatır. Faiz ise ihtiyaçlıları daha kötü duruma sokar ve sosyal yapıyı bozar.

    Sadaka deyince akla gelen, fakirlere yapılan yardımdır. Bu kelime geleneğimizde, daha çok dilencilere yapılan basit yardımlar için kullanılır. Halbuki fakirler, sadakanın sekiz harcama kaleminden sadece birini oluşturur. Bu yazıda sadaka, devletin aldığı vergi anlamındadır. Allah Teâlâ, devletin başı olan Nebî’mize şöyle emretmiştir:

    خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُمْ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

    “Mallarından sadaka al; böylece onları arındırmış ve geliştirmiş olursun. Onlara sürekli destek ol, senin desteğin onları rahatlatır[1]. Her şeyi dinleyen ve bilen Allah’tır.”(Tevbe 9/103)

    Bu âyetin öncesinde ve sonrasında samimi müslümanlardan söz edildiği gibi Nebî’mize sürekli tuzak kuran münâfıklardan ve kâfirlerden de söz edilmiştir. Onlardan alınacak sadaka, sadece devlete sadakatlerinin göstergesi olur.  Verilecek destekle rahatlar ve kendilerini geliştirme fırsatı bulurlar.

    Müslümandan alınan sadaka, Allah’a sadakatin göstergesi olacağı için zekât diye de adlandırılır. Sonuç olarak bu âyette sözü edilen sadaka, devletin aldığı vergidir; müslümandan ne alınırsa gayrimüslimden de o alınır[2]. Aşağıda gelecek olan Tevbe 60. âyette de sadakaların yani devletin aldığı vergilerin harcama kalemleri gösterilmiştir.

    I- SADAKA VE KREDİ

    Kredi, faizli borçtur; ihtiyacı hemen karşıladığı için cazip gelir. Ama ödeme, çoğu zaman vakinde yapılamaz ve yeni krediye ihtiyaç duyulur. Her döngüde artan borç yüzünden kredi alanlar, kısa sürede, ellerinde olanı da kaybeder ve ekonominin dışına itilirler.

    Eskiden para, altın ve gümüşten üretilir, ağırlık ve ayarına göre işlem görürdü. Miktarı sınırlı olduğu için borç verme imkanları da sınırlı idi. Birkaç asırdan beridir para kâğıda dönüştürüldü ve üzerine yazılan değerle dolaşıma çıkarıldı. Aynı büyüklükteki iki kâğıttan birine 1 dolar, ikincisine 100 dolar yazınca ikincisi birincinin yüz katı değerle işlem görmektedir. Bununla da yetinilmedi, sırf kayıtlarda olan ve hesaptan hesaba nakil ile kullanılan hayali paralar üretildi. Artık bilgisayar ekranına ilave edilen sıfırlarla inanılmaz büyüklüğe ulaştırılan paralar faizli olarak piyasaya sürülmekte ve bütün dünya sömürülmektedir.Bu yolla, önce küçük işletmeler, sonra orta ölçekli iş yerleri çalışamaz hale getirildi; arkasından büyük işletmeler ve devletler, para babalarının kontrolüne sokuldular.

    Para babaları, sıkıntıya girmeden bütün kaynaklara hâkim oldular. Kaynakları insafsızca tüketirlerken onların asıl sahiplerini yok etmekten de zevk alıyorlar. İstatistiklere göre Türkiye, Amerika, Çin, Rusya ve İngiltere dahil, bütün devletler ve hemen her aile borçlu durumdadır. Bunlar, istedikleri ülkeyi batırmakta ve yönetimlerini değiştirmektedirler.

    Bunların saltanatına son vermenin olmazsa olmazı, faize geçit vermemektir. Faiz, Allah’ın bütün elçilerinin tebliğ ettiği temel yasaklardandır. Şu âyetler Yahudilerle ilgilidir:

    فَبِظُلْمٍ مِّنَ الَّذِينَ هَادُواْ حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ طَيِّبَاتٍ أُحِلَّتْ لَهُمْ وَبِصَدِّهِمْ عَن سَبِيلِ اللّهِ كَثِيرًا.  وَأَخْذِهِمُ الرِّبَا وَقَدْ نُهُواْ عَنْهُ وَأَكْلِهِمْ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ مِنْهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا.

    “Yahudilerin yanlış tutum ve davranışları sebebiyle onlara helal kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Çünkü onlar, birçok kimseyi Allah’ın yolundan engellerler. Kendilerine yasak edildiği halde faiz alırlar ve insanların mallarını gerçek dışı (batıl) yollarla yerler. Onların kâfir olanlarına acıklı bir azap hazırlamışızdır.”(Nisa 4/160-161)

    Şu âyet de faizin kötülüğüne, zekâtın ekonomiyi geliştirdiğine vurgu yapar:

    وَمَا آتَيْتُم مِّن رِّبًا لِّيَرْبُوَ فِي أَمْوَالِ النَّاسِ فَلَا يَرْبُو عِندَ اللَّهِ وَمَا آتَيْتُم مِّن زَكَاةٍ تُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ

    İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz faizli borç[3] Allah’ın yanında artmaz. Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince; mallarını kat kat artıranlar zekât verenlerdir.” (Rum, 30/39)

    İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz faizli borç …” ifadesi, bu borcun malı olana verildiğini gösterir. Çünkü geri ödeneceği garanti edilmeden faizli borç verilmez.

    Faizcilerin istismar ettiği kişi ve kuruluşlar da sadaka yoluyla, onların elinden kurtarılmalıdır. Aşağıda görüleceği gibi sadaka, ekonominin olmazsa olmazıdır. İhtiyaçları karşılamakla kalmaz, dışa itilenleri yeniden ekonomiye kazandırır. Sağladığı güven ve tatmin ortamı ile de gelişmenin ve büyümenin önünü açar. Bu yüzden faizi yasaklayan âyetlerde hep zekât ve sadaka vurgusu yapılır. Şu âyetlere dikkatle bakalım:

    ٱلَّذِينَيُنفِقُونَ أَمْوَٰلَهُمبِٱلَّيْلِوَٱلنَّهَارِ سِرًّا وَعَلَانِيَةً فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  .ٱلَّذِينَ يَأْكُلُونَ ٱلرِّبَوٰا۟ لَا يَقُومُونَ إِلَّا كَمَا يَقُومُ ٱلَّذِى يَتَخَبَّطُهُ ٱلشَّيْطَٰنُ مِنَ ٱلْمَسِّ ۚ ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوٓا۟ إِنَّمَا ٱلْبَيْعُ مِثْلُ ٱلرِّبَوٰا۟ ۗ وَأَحَلَّ ٱللَّهُٱلْبَيْعَ وَحَرَّمَ ٱلرِّبَوٰا۟ ۚ فَمَن جَآءَهُۥ مَوْعِظَةٌ مِّن رَّبِّهِۦفَٱنتَهَىٰفَلَهُۥ مَا سَلَفَ وَأَمْرُهُۥٓ إِلَى ٱللَّهِ ۖ وَمَنْ عَادَ فَأُو۟لَٰٓئِكَأَصْحَٰبُٱلنَّارِ ۖ هُمْ فِيهَا خَٰلِدُونَ  . يَمْحَقُ ٱللَّهُٱلرِّبَوٰا۟ وَيُرْبِى ٱلصَّدَقَٰتِۗ وَٱللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ أَثِيمٍ.  إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ وَأَقَامُوا۟ ٱلصَّلَوٰةَوَءَاتَوُا۟ ٱلزَّكَوٰةَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  يَٰٓأَيُّهَاٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ ٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَذَرُوا۟ مَا بَقِىَ مِنَ ٱلرِّبَوٰٓا۟ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ . فَإِن لَّمْ تَفْعَلُوا۟ فَأْذَنُوا۟ بِحَرْبٍ مِّنَ ٱللَّهِوَرَسُولِهِۦ ۖ وَإِن تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُءُوسُ أَمْوَٰلِكُمْ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ . وَإِن كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ إِلَىٰ مَيْسَرَةٍ ۚ وَأَن تَصَدَّقُوا۟ خَيْرٌ لَّكُمْ ۖ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ

     

    “Mallarını gece gündüz, gizli ve açık hayra harcayanların ödülü, Sahipleri(Rableri) katındadır. Onların üzerinde bir korku olmaz, üzüntü de çekmezler. 

    Faiz yiyenler ise şeytanın aklını çeldiği kimsenin davranışından farklı bir davranış göstermezler. Bu onların “Alım-satım, tıpkı faizli işlem gibidir.” demeleri yüzündendir. Allah, alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır. Kime Sahibinden (Rabbinden) bir öğüt ulaşır da faiz almayı bırakırsa, önceden aldıkları kendine kalır. Onun işi Allah’a aittir. Kim de devam ederse, onlar cehennem ahalisidir, orada ölümsüz olarak kalacaklardır.

    Allah, faizli işleri daraltır, sadakaları artırır. Allah, âyetleri görmezlik eden suçluların hiçbirini sevmez. 

    İnanıp güvenen, iyi işler yapan, namazı düzgün ve sürekli kılan ve zekâtı verenler, Sahipleri (Rableri) katında ödülü hak ederler. Onların üzerinde bir korku olmaz, üzüntü de çekmezler. 

    Ey inanıp güvenenler, Allah’tan çekinerek korunun! O’na gerçekten güveniyorsanız, kalan faiz alacaklarınızdan vazgeçin!

    Eğer vazgeçmezseniz, Allah ve elçisi tarafından açılmış bir savaşın içinde olduğunuzu bilin. Tevbe ederseniz (hatanızdan tam olarak dönerseniz), ana mallarınız sizindir; böylece ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğrarsınız. 

    Borçlu darlık içinde ise, rahata çıkıncaya kadar beklemek gerekir. Alacağınızı sadakaya/zekâta saymanız, sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilseydiniz!” (Bakara 2/274-280)

    Âyetlerin bu denli ağır ifadeler taşıması boşuna değildir. Çünkü borç vermek, ekonomik faaliyet değildir. Ekonomik faaliyet, alınan borcun kullanılmasıyla başlar. Bu faaliyetin, borçlanma süresi içinde sonuçlanması garanti edilemeyeceği gibi kârla sonuçlanması da garanti edilemez. Borçtan elde edilecek gelir, tüm sistemi bozan haksız kazanç olur.

    II- ARTANIN BİR KISMINI VERME

    İnsan malı çok sever. Bu yüzden Kur’ân, biriktirmeyi değil; infakı emreder[4]. Arapçada tünele “nafak” (النفق), bir şeyi tünelden geçirmeye “infak” (انفاق) denir. Kan, nasıl damarlardan geçip vücuda yayılırsa, gelir ve servet de infak yoluyla, yani harcama kanallarıyla topluma yayılır. Nebî'mize sorulan bir soru üzerine şu âyet inmiştir:

    وَيَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ قُلِ ٱلْعَفْوَ ۗ كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ ٱللَّهُ لَكُمُ ٱلْءَايَٰتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ

    “Sana, neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: Artanı!. Allah, âyetlerini size böyle açıklar ki düşünesiniz.”(Bakara 2/219)

    Artanı = (El-afv/العفو)” sözü iki anlama gelir; biri temel ihtiyaçtan artan[5], diğeri çoğalandır[6]

    Kişinin evi, ev eşyası, kendinin ve bakmakla sorumlu olduğu kişilerin yiyeceği, bineği, iş yeri, araç ve gereçler vs. onun temel ihtiyaçlarıdır. Bunlardan sadaka alınamaz. 

    “El-afv =العفو” sözü şu âyette, malın çoğalması yani zenginleşme anlamındadır:

    ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ حَتَّى عَفَواْ وَّقَالُواْ قَدْ مَسَّ آبَاءنَا الضَّرَّاء وَالسَّرَّاء فَأَخَذْنَاهُم بَغْتَةً وَهُمْ لاَ يَشْعُرُونَ

    “Sonra başlarındaki sıkıntıları giderir yerine güzel şeyler veririz. Sonunda zenginleşirler (afev = عَفَوا)ve şöyle derler: “Yaşadığımız baskı ve sıkıntıları atalarımız da yaşamış!”. Onları beklemedikleri bir anda yakalarız; farkına bile varamazlar.” (Araf 7/95)

    Bu âyete göre, temel ihtiyaçlarından fazla malı olmayan kişiden vergi alınamaz. Maaş, ücretler, ev, otomobil, dükkan, fabrika gibi şeyler vergiden muaf olur.

    Allah Teâlâ, ihtiyaçtan artan her şeyi istemez. Ama öyle bir sistem koymuştur ki, artan malın belli bir kısmını vereni, tamamını vermiş gibi kabul eder.

    Şu âyete göre yapılan bir iyiliğe en az on katı karşılık verilir.

    مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزَى إِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

    “Kim bir iyilikle gelirse ona, onun on katı verilir. Kim de bir kötülükle gelirse sadece bir katı ile cezalandırılır[7]. Kimseye haksızlık yapılmaz.”(En’âm 6:160)

    Buna göre 1000 lirası olan kişi, onun 100 lirasını sadaka olarak verirse tamamını vermiş olacağında ondan daha fazlası istenemez.Bugün iş alemini bunaltan vergilerin çok büyük bir bölümü bu sistemde yoktur.

    III- SADAKA ORANLARI

    Burada, bir örnek olması için sadece, tarım ürünleri ve ticaret malları ile ilgili sadaka oranları ele alınacaktır.

    A- TARIM ÜRÜNLERİ

    Allah Teâlâ tarım ürünleri ile ilgili olarak şöyle demiştir:

    وَهُوَ الَّذِي أَنْشَأَ جَنَّاتٍ مَعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ وَالنَّخْلَ وَالزَّرْعَ مُخْتَلِفًا أُكُلُهُ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُتَشَابِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ كُلُوا مِنْ ثَمَرِهِ إِذَا أَثْمَرَ وَآتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهِ وَلَا تُسْرِفُوا إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ

    “Çardaklı, çardaksız bahçeleri, yemesi farklı hurmaları ve ekinleri, birbirine benzeyen ve benzemeyen zeytinleri ve narları var eden O’dur. Bunlar ürün verince ürünlerinden yiyin. Hasat gününde de hakkını verin. Savurganlık yapmayın. O, savurganları sevmez.”(En’am 6:141)

    Mekke’de inen bu âyette verilmesi emredilen hak, tarım ürünlerinden hasat günü alınan sadakadır. Hasadın tamamını vermiş olmak için onda birini vermek yeterli olduğu için bu ürünlerden  alınan sadakaya, “onda bir” anlamına gelen “öşür” adı verilir.

    Üretimde ilave masraf yapılırsa oran yirmide bire düşer. Zararı göze alarak yapılan harcamalar ürünü artıracağından bu indirim, teşvik mahiyetindedir. Nebî'mizin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

    «فِيمَا سَقَتِ الْأَنْهَارُ، وَالْغَيْمُ الْعُشُورُ، وَفِيمَا سُقِيَ بِالسَّانِيَةِ نِصْفُ الْعُشْرِ»

    “Nehir ve yağmur sularıyla sulanandan onda bir (öşür), hayvanla sulanandan yirmide bir(nısf’ul-öşr) alınır.”[8]

    Hasat günü yapılan ödeme tarlada olacağı için depolama ve nakliye masrafları olmaz. O mal, tüccar tarafından satın alındığı andan itibaren ticaret malına dönüşür. 

    B- PARA VE TİCARET MALLARI

    Ticaret, bir malı, parayla veya başka bir malla, peşin yahut veresiye değiştirmektir. Faizde de değiş tokuş vardır. Daha sonra 11 lira vermek üzere birinden 10 lira borç alan kişi, o 10 lira yerine başka bir 10 lira ve ayrıca 1 lira verir. Faizciler, halkı sömürüp ekonomiyi daralttıklarını bildikleri için bu benzerlikten yararlanıp şöyle derler:

    “Peşin fiyatı 10 lira olan bir malı, vadeli 11 liraya almak ne ise 10 lirayı, vadeli 11 liraya almak da odur.” 

    Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “Faiz yiyenler, şeytanın aklını çeldiği[9] kimsenin davranışından farklı davranış göstermezler. Bu onların “Alım-satım, tıpkı faizli işlem gibidir.” demeleri yüzündendir. Allah, alım-satımı helâl, faizli işlemi haram kılmıştır. Kime Sahibinden (Rabbinden) bir öğüt ulaşır da faiz almayı bırakırsa, önceden aldıkları kendine kalır. Onun işi Allah’a aittir. Kim de devam ederse, onlar cehennem ahalisidir, orada ölümsüz olarak kalacaklardır.”(Bakara, 2/275)

    Faizle alım satım arasında benzerlik vardır ama onları ayrıştıran, aradaki farktır. Üzüm şarabı üzüm şırasına benzer ama kimse: “Şıra tıpkı şarap gibidir”; diyemez.

    Peşin fiyatı 10 lira olan bir mal, vadeli 11 liraya satılınca 11 liranın tamamı malın bedeli olur. O mal ile para arasında denklik olmadığı için fazlalıktan da söz edilemez. Ödeme günü malın fiyatı 12 liraya çıkabileceği gibi 9 liraya da inebilir. İki taraf da zararı göze alarak tüketimin, mal ve para dolaşımının ve yeni üretimin yolunu açmış olurlar.

    11 lira almak üzere 10 lira verenin alacağı 10 lira, verdiği 10 liranın dengidir. Fazladan aldığı 1 lira karşılıksızdır. Çünkü faizcilik ekonomik faaliyet değildir. Ekonomik faaliyet, alınan borcun kullanılmasıyla başlar. Onu da faizci yapmadığı için ödülü hak etmez. Faizci, borçlunun hiçbir derdi ile ilgilenmez ve zararı göze almaz. Ödeme gecikirse gecikme faizi adı altında ek ödeme alır. Onun hedefi, gelirini %10, %20, %40 gibi artırmaktır. Allah Teala şöyle demiştir:

    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لَا تَأْكُلُوا الرِّبَا أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

    “Ey inanıp güvenenler! Özelliği kat kat katlanıp artma olan faizi yemeyin Allah'tan çekinin ki umduğunuza kavuşasınız.”  (Al-i İmran 3:130)

    Âyetteki أَضْعَافًا= “ed’âfen ifadesi Arap dili açısından الرِّبَا= riba’nın halini yani özelliğini gösterir. “Ed’âfenmudâ’afeten” sözü, “ikinin katları” anlamındadır[10]. Katlanarak artma,faizin değişmez özelliğidir. Bu âyete başka anlam verilemez. Çünkü oranı ne olursa olsun, faizin her çeşidi haramdır. Allah Teâlâ şöyle demiştir:

    يَٰٓأَيُّهَاٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ ٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَذَرُوا۟ مَا بَقِىَ مِنَ ٱلرِّبَوٰٓا۟ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ. فَإِن لَّمْ تَفْعَلُوا۟ فَأْذَنُوا۟ بِحَرْبٍ مِّنَ ٱللَّهِوَرَسُولِهِۦ ۖ وَإِن تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُءُوسُ أَمْوَٰلِكُمْ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ. 

    “Ey inanıp güvenenler, Allah’tan çekinerek korunun! O’na gerçekten güveniyorsanız, kalan faiz alacaklarınızdan vazgeçin![11]

    Eğer vazgeçmezseniz, Allah ve elçisi tarafından açılmış bir savaşın içinde olduğunuzu bilin. Tevbe ederseniz (faizcilikten tam olarak dönerseniz), ana mallarınız sizindir; böylece ne haksızlık edersiniz ne de haksızlığa uğrarsınız.”  (Bakara 2/278-279)

    Bu âyetler, alacağa yapılan her ilavenin faiz ve haram olduğunu açıkça göstermektedir.

    Şu âyette, ödeme güçlüğü çekenlerin borçlarının sadakaya sayılması tavsiye edilmiştir:

    وَإِن كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ إِلَىٰ مَيْسَرَةٍ ۚ وَأَن تَصَدَّقُوا۟ خَيْرٌ لَّكُمْ ۖ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ

    “Borçlu darlık içinde ise, rahata çıkıncaya kadar beklemek gerekir. Alacağı sadakaya saymanız, sizin için daha hayırlıdır. Bunu bir bilseydiniz! (Bakara 2/280) 

    Şu âyet de faizci ile zekât veren kişinin farkını açık bir şekilde göstermektedir:

     وَمَا آَتَيْتُمْ مِنْ رِبًا لِيَرْبُوَ فِي أَمْوَالِ النَّاسِ فَلَا يَرْبُو عِنْدَ اللَّهِ وَمَا آَتَيْتُمْ مِنْ زَكَاةٍ تُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ

    “İnsanların malları içinde artsın diye faize verdiğiniz şey Allah’ın yanında artmaz. Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince; kat katartıranlar zekât verenlerdir.” (Rûm30/39)

    Faizci kazancını kat kat artırabilir ama Allah, onu meşru saymaz. “kat kat artıranlar” diye tercüme edilen kelime “el-mud’ıfûn = الْمُضْعِفُونَ”dur. Baştaki “el” takısı, bunun bilindiğini gösterir. Kavram, Al-i İmran 130. âyette, bir şeyin en az dört katı demek olan “ed’âfenmudâ’afeten” şeklinde geçmişti. Bu durumda âyetin son bölümü şu anlamda olur:

    “Kazançlarını en az dört kat artıranlar, zekât verenlerdir.”

    Zekât veren, faizci gibi ihtiyaç sahibini sömürme imkanına sahip olduğu halde Allah’ın rızasını tercih ettiği için Allah, onun zekât olarak verdiği 1 lirayı en az dört lira sayar. Allah, bir iyiliğe en az on kat sevap verdiği için dördün 10 katı 40 eder. Yani para ve ticaret mallarından 1 lira zekât veren 40 lira vermiş gibi olur. Bu mallarda zekât oranının kırkta bir olması bundandır. Nebî'miz aleyhisselam şöyle demiştir:

    "Her iki yüz dirhemin kırkta birini, her yirmi dinarın yarım dinarını getirin[12]

    Ticarete girenler, bir çok zararı göze almış olurlar. Onların sadaka oranının düşürülmesi, aynı zamanda ticareti teşviktir. Bir de verilen sadakalar, sekiz sınıfa harcanınca oluşan güven ve tatmin ortamı, faizin doğurduğu güvensizlik ve korku ortamının tersine çok olumlu gelişmelere yol açar ve ticari hayatı, gerçek anlamda geliştirir. Bu da toplumun refah seviyesini ciddi anlamda yükseltir.

     

    IV- SADAKANIN HARCAMA KALEMLERİ

    Sadakanın, yani vergilerin harcama kalemlerini şu âyetten öğreniyoruz:

    إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاء وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللّهِ وَابْنِ السَّبِيلِ فَرِيضَةً مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

    “Sadakalar sadece fakirlere, miskînlere, sadaka işinde çalışanlara ve müellefe-i kulûba verilir. Bir de esirlere, borçlulara, Allah yoluna ve yolculara harcanmak üzere ayrılır. Bunlar Allah tarafından farz kılınmıştır. Bilen ve kararları doğru olan Allah’tır.”(Tevbe 9 /60)

    Âyetin ifade tarzı, sekiz sınıfın ikiye bölünmesini gerektirir. Çünkü fakirler, miskinler, sadaka işinde çalışanlar ve müellefe-i kulûb kelimelerinin başında mülkiyet ifade eden “lâm= ل” harf-i cerri bulunur. Zekâtın bir kısmı bunlara hibe edilir.

    Diğer dört sınıfı gösteren kelimelerin başında zarf anlamı içeren “fî = فِي” harf-i cerri vardır. Bir şeyin kabına zarf dendiğinden âyet, sadakaların bir kısmının da esirlere, borçlulara, Allah yoluna ve yolculara harcanmak üzere ayrılmasını, onlar için bir fon oluşturulmasını emreder.

    Âyetin sonundaki şu ifade çok önemledir:

    Bunlar Allah tarafından farz kılınmıştır. Bilen ve kararları doğru olan Allah’tır.”

    Allah tarafından farz kılınmışsa müslüman yöneticinin yapacağı tek şey, emre uymaktır.

    Allah’ın Elçisi Muhammed aleyhisselama bir adam gelmiş: “Bana sadaka verir misin?” deyince Allah’ın Elçisi şöyle dedi:

    “Allah, sadakalar konusunda ne bir nebînin ne de başkasının vereceği kararı kabul eder. Kararı kendisi vermiş ve sadakaları sekiz parçaya bölmüştür.  Sen bunlardan birine girersen hakkını veririm[13].”

    Yukarıdaki âyetin ve bu hadisin, sadakaların harcama kalemleri konusunda kimseye yetki verilmediği açıktır.

    Sadakanın sekiz harcama kalemini, iki bölümde görmeye çalışalım.

     

    A- KENDİLERİNE HİBE YAPILACAK OLANLAR

    1. FAKİRLER

    Fakir, muhtaç durumda olan kişidir. Kelimenin bu anlamını şu iki âyette görebiliriz:

    “İçinizden evli olmayanlar ile erkek ve kadın esirlerinizden uygun durumda olanları evlendirin. Fakir iseler Allah, kendi ikramıyla onların ihtiyacını giderir. İmkânları geniş olan ve her şeyi bilen Allah’tır”.(Nûr 24/32)

    “Harcamayı, vaktini Allah yolunda geçiren fakirlere, özellikle yapın. Onlar gidip çalışamazlar. Onurlu oldukları için de durumlarını bilmeyen onları zengin sanır. Onları yüzlerinden tanırsın. Kimseden yalvar yakar bir şey istemezler. Hayra yaptığınız her harcamayı bilen Allah’tır.”(Bakara 2/273)

    İlk âyetteki fakir, evlenme ihtiyacı olan ama yeterli imkanı olmayan kişidir. İkici âyette ise bütün vaktini, İslam için harcayan ama yaptığı işten para kazanamayan kişidir.  

    Fakirlere yadım, onların onurlarını kırmayacak biçimde olmalıdır. İlgili âyet şöyledir:

    “Sadakaları açıkça verirseniz pek güzel olur! Ama fakirlere verirken gizlemeniz, sizin için daha iyidir; o, bir kısım günahlarınızı örter. Yaptığınız her şeyin iç yüzünü bilen Allah’tır.” (Bakara 2/271)

    2. MİSKİNLER

    Miskinin kök anlamı hareketin ardından durağanlaşmadır[14]. Hasta, sakat, yaşlı ve işsiz gibi çaresiz kalmış herkes bu konuma girer. Nebî'miz şöyle demiştir:

    “Miskîn bir parça, iki parça yiyecek ile yetinen kişi değildir. İhtiyacını karşılayamadığı halde utanan veya ısrarla kimseden bir şey isteyemeyen kişidir.”[15]

    Allah Teâlâ, Musa-Hızır kıssasında, Hızır’ın hasar verdiği geminin sahipleri için şöyle der:

    O gemi denizde çalışan miskinlere aitti. Yolları üstünde her gemiye zorla el koyan bir kral vardı; bu sebeple onu hasarlı hale getirmek istedim.” (Kehf 18/79)

    Onlara miskin denmesi, gemileri ellerinden alınınca işsiz kalacak olmalarından dolayıydı. 

    3. ÂMİLÎN (SADAKA MEMURLARI)

    Sadaka toplama işinde çalışanlara maaşları, topladıkları sadakadan verilir. Çünkü sadakanın bu türü vergidir, devlet kontrolünde toplanır ve dağıtılır.

    4. MÜELLEFE-İ KULÛB

    Te’lîf uyuşma sağlayarak birleştirmektir.”[16] “Müellefe-i kulûb” gönülleri kaynaştırılanlardır. Yapılan iyilikle kalplerin kaynaştırılması arasında yakın ilişki vardır. Bir âyet şöyledir:

    “İyilikle kötülük bir olmaz; sen kötülüğü iyilikle karşıla. O zaman aranda düşmanlık olan kişinin can dostun gibi olduğunu görürsün.”(Fussilet 41/34)

    Bunu gerçekleştirmek için Allah’ın emirlerine uygun davranmak gerekir. Aksi taktirde istenen sonuç elde edilemez.  Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    “Müminlerin kalplerini O, kaynaştırdı. Dünya kadar mal harcasaydın kalplerini kaynaştıramazdın. Ama aralarını Allah kaynaştırdı. Üstün olan ve kararları doğru olan O’dur.”(Enfâl  8/63)

    Gönüllerin fethi çok önemlidir. Nebî'miz Mekke’yi fethetdince kimsenin malına ve canına dokunmrı, kimseyi rahatsız etmedi. Fethin ardından Hevâzinliler’e karşı savaşa çıkarken, henüz Müslüman olmamış olan Safvân b. Ümeyye’den 100 zırh, bir miktar silâh ve 50.000 dirhem borç almıştı. Savaştan sonra müellefe-i kulûb hesabından ona 100 deve verdi[17].

     

    B- FONLAR

    1. RİKÂB (ESİRLER) FONU

    Rikâb, boyun anlamına gelen rakabe´nin çoğuludur. Hürriyetini kaybetmiş kişiler anlamındadır.[18]

    Esirleri, köleleştirmek Kur'ân'a aykırıdır. Onlara karşı çok iyi davranmak gerekir. Allah Teâlâ, iyi müminlerle ilgili olarak şöyle demiştir:

    وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلَى حُبِّهِ مِسْكِينًا وَيَتِيمًا وَأَسِيرًا.  إِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّهِ لَا نُرِيدُ مِنكُمْ جَزَاء وَلَا شُكُورًا .

    “(İyi müminler) Çaresizi, yetimi ve esiri, sevdikleri yiyeceklerle[19] doyururlar. (Şöyle derler:) “Biz sizi, sırf Allah yüzümüze baksın diye doyuruyoruz. Yoksa sizden bir karşılık da, teşekkür de beklemiyoruz.” (İnsan 76/8-9)

    Esir, karşılıksız veya fidye karşılığı serbest bırakılır. Allah Teâlâ şöyle demiştir:

    فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِ حَتَّى إِذَا أَثْخَنتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِدَاء حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزَارَهَا

    "Kâfirlerle savaştığınızda boyunlarını vurun. Onları etkisiz hale getirince sıkı güvenlik çemberine alın. Sonra onları, karşılıksız veya fidye alarak serbest bırakın ki savaşın doğurduğu sıkıntılar kalmasın."(Muhammed 47/4)

    Esirleri serbest bırakmak düşmanı rahatlattığı gibi yeni bir savaşa gerekçe yapılmalarını da önler. Nebî'miz, Bedir esirlerinin bir kısmını karşılıksız, bir kısmını da fidye karşılığı serbest bırakmıştı. Hayber ve Benî Mustalik esirleri de dâhil, tüm esirlere yapılan muamele aynı oldu. 

    Elindeki esiri karşılıksız serbest bırakmak istemeyenlere bu fondan ödeme yapılarak hürriyete kavuşması sağlanır. Esir düşmüş veya başka ülkelerde hapse atılmış vatandaşlardan imkanı olmayanlara da aynı fondan ödeme yapılarak kurtulmaları sağlanır.

    2. ĞÂRİMÎN (BORÇLULAR) FONU

    Ğarimîn, borçlular demektir. âyetin başında fakirler ve miskinler iki ayrı sınıf olarak sayıldıkları için bunlar, fakir olmadıkları halde borçlarını ödeyemeyenlerdir. Mesela bir işletmesi vardır, borçlanmıştır. İşletmesinin bir kısmını satsa borcunu ödeyebilir ama işi yürütemez hale gelir. İşletmesinin kapanmaması için bu fondan desteklenmesi gerekir. Nice işletmeler küçük bir destek bulamadıkları için kapanırlar. Bunlara verilecek borç, sadaka sayılır. Nebî'mizin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

    “Her ödünç sadakadır[20].”

    Ödeme gücü olmadığı tespit edilenlerin borçları da hibe yoluyla kapatılır ki, işleri bozulmasın.

    Borç insanı esir eder ve iş yapamaz hale getirir. Ğârimîn fonu, hem borçlunun itibarını korur hem de alacaklıyı rahatlatır.  Nebî'mizin şu duayı yaptığı rivayet edilir:

    “Allahım! Borca yenik düşmekten, düşmana yenik düşmekten ve düşmanları sevindirmekten sana sığınırım[21].”

    Bu hadis üzerinde düşününce, borca yenik düşmekle düşmana esir düşmek ve düşmanı sevindirmek arasında bağ olduğu ortaya çıkar. Onun bir sözü de şöyledir:

    “Kim zor durumda bulunan bir kişinin sıkıntısını giderirse, Allah da onun dünya ve ahirette sıkıntısını giderir[22].”

    3. SEBÎL’UL-LAH (SAVUNMA) FONU

    “Sebîl’ul-lah” Allah’ın yolu, Allah’ın dinidir. Allah’ın dini için yapılan bütün harcamalar Allah yolunda harcamadır. Bu açıdan bakınca diğer yedi sınıfa yapılan harcama da Allah yolunda olacağından “Sebîl’ul-lahFonu”nun bir farkı kalmaz. Konuyu anlamak için ilgili ayetlere bakınca bunun savaş harcamaları olduğu ortaya çıkar. Âyetler şöyledir:

    “Allah yolunda, sizinle savaşanlarla savaşın ve haksız saldırı yapmayın. Allah, haksız saldırı yapanları sevmez.”(Bakara 2/190)

    “Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve atlı birlikler[23] hazırlayın ki Allah’ın düşmanını, kendi düşmanınızı ve ayrıca sizin bilmeyip de Allah’ın bildiği öbür düşmanları korkutasınız. Allah yolunda ne harcarsanız, size tam olarak ödenir. Haksızlığa uğratılmazsınız.”(Enfâl 8/60)

    “Allah yolunda harcama yapın da kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Güzel davranın. Allah güzel davrananları sever.”(Bakara 2/195)

    Her türlü savaş harcaması bu fondan karşılanır. Bu sayede ülkenin iç ve dış güvenliği sağlanmış, güven ve tatmin ortamının önünde engel kalmamış olur.

    4. İBNÜ’S-SEBÎL (ULAŞIM) FONU

    “ibnü’s-sebîl” “yolun oğlu” anlamına gelir ve evinden uzak olan yolcu için kullanılır.[24] Ona “yolun oğlu” denmesi, yolun ayrılmaz bir parçası haline gelmesinden dolayıdır.[25]

    Ticari hayatın gelişmesi için bir güven ve tatmin ortamı gerekir. İlgili âyet şöyledir:

    “Allah, rızkı her yerden bol miktarda gelen, güven ve tatmin içindeki bir kenti örnek verir. Derken orası, Allah’ın nimetlerine nankörlük etmeye başlar. Allah da işlerini bozmalarına karşılık onları, açlık ve korku içine sokar”.(Nahl 16/112)

    Rızkın her yerden gelmesi için yolların olmasına ve yol güvenliğinin sağlanmasına ihtiyaç duyur. Bunlarla ile ilgili harcamalar bu fondan karşılanır. 

    SONUÇ

    Sadaka kelimesi geleneğimizde, fakirlere ve özellikle dilencilere yapılan basit yardımlar için kullanılır. Halbuki Kur’an’ın ilgili âyetlerinde ve Nebî'mizin söz ve uygulamalarında, devlete sadakati gösteren vergi anlamında kullanılmıştır. Nebî'mizden çok sonra gayrimüslimlere cizye ve haraç gibi yeni vergiler konunca sadaka yerine zekât kelimesi kullanılmaya başlanmıştır. Halbuki Kur’an’da “sadaka al!” emri olduğu halde “zekât al!” emri yoktur.

    Daha ilginç olanı, sadakaların harcama kalemini gösteren Tevbe 60. âyetin zekâta tahsis edilmesi, onunla da yetinilmeyip harcama kalemleri üzerinde oynanmasıdır. Halbuki Allah Teâlâ bu âyetin sonunda şöyle demiştir:

    Bunlar Allah tarafından farz kılınmıştır. Bilen ve kararları doğru olan Allah’tır.”

    Nebî'miz de şöyle demiştir:

    “Allah, sadakalar konusunda ne bir nebînin ne de başkasının vereceği kararı kabul eder. Kararı kendisi vermiş ve sadakaları sekiz parçaya bölmüştür[26].”

    Müslüman halk, mezheplerin, Kur’an’a ve Sünnet’e kesin olarak uyduklarını zanneder. Ama onlar, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da kendilerine göre yeni bir yapı oluşturmuşlardır.  Örnek olarak Hanefiler sekiz sınıfı, yedi sınıfa indirmiş ve o yedi kavrama yeni anlamlar yükleyerek âyetten iyice uzaklaşmışlardır. Ömer Nasuhi BİLMEN’in ifadeleri şöyledir:

    “Zekâtın masrafı, yani verileceği kimseler, müslüman fakirler, miskinler, borçlular, yolcular, mükâtepler, mücahitler ve amillerden ibaret olmak üzere yedi kısımdır.”

    Bununla da yetinmemiş, zekât toplama memurları dışındaki bütün sınıfları, fakir tanımına sokarak sekiz sınıfı iki sınıfa düşürmüşlerdir[27].

    Bu yapı ile devletin hiçbir ihtiyacı karşılanamayacağı için yöneticiler, sürekli savaş açarak aldıkları ganimetlerle ve halka yükledikleri yeni vergilerle ayakta durmaya çalışmışlardır.

    Bu tür yanlışlarla anlaşılmaz hale gelmesin diye bu makalede mezheplerin görüşlerine yer verilmemiştir. O görüşlere yer verilmemesinin asıl sebebi şu âyettir:

    إِنَّ الَّذِينَ فَرَّقُواْ دِينَهُمْ وَكَانُواْ شِيَعًا لَّسْتَ مِنْهُمْ فِي شَيْءٍ إِنَّمَا أَمْرُهُمْ إِلَى اللّهِ ثُمَّ يُنَبِّئُهُم بِمَا كَانُواْ يَفْعَلُونَ

    “Belli kişiler etrafında kümeleşerek dinlerini bölenler var ya, hiçbir konuda onlardan olamazsın. Onların işi Allah’a kalmıştır. Daha sonra Allah, onların yaptıklarını kendilerine bildirecektir.”(En’âm 6/159)

    Allah Teala Müslümanların, gerçekleri görmelerini nasip eylesin.

     

    KAYNAK: Abdulaziz BAYINDIR, “Kur’an’da Sadaka ve Faiz”, Kitap ve Hikmet Dergisi, Sayı: 17, Nisan-Mayıs-Haziran 2017, s. 4-14.



    [1]Âyetin bu bölümüne genellikle şöyle meal verilir: “onlara dua et; senin duan onlar için bir güvendir” Bu meal uygun değildir. Âyetin öncesinde ve sonrasında sözü edilen münafıklara dua edilemez.  “Ve salli aleyhim = وَصَلِّ عَلَيْهِمْ” ifadesine “onlara sürekli destek ol” anlamı vermemiz Arap dilinin gereğidir. Çünkü Arap dili bilginlerinden Zeccâc’a (öl. 311 h.) göre salat’ın (=الصَّلَاة) kök anlamı lüzum =اللزوم yani süreklilik ve devamlılıktır. Sözlükçüler kelimenin deve ve diğer hayvanların kuyruğunun iki tarafı ve insanın iki bacağının ilk eklemi anlamında olan الصَّلْوين = salveyn’den alındığını söylerler. Bunlar kuyruk sokumunu çevreleyen kısım gibidir. Zeccâc şöyle devam etmiştir: “Bana göre doğrusu birinci anlamdır. Çünkü salât = الصَّلَاة Allah’ın farz kıldığı şeyleri sürekli yapmaktan ibarettir. Namaz = الصَّلَاةAllah’ın sürekli kılınmasını emrettiği en büyük farzlardandır. Önündekini takip eden anlamındaki musalli = المصلِّي‘ninsalaveyn = الصلَوَيْن ‘den yani atın kuyruk sokumunu iki yanı anlamından alındığı açıktır. Bunda, arkadaki atın kafasının, öndekinin kuyruk sokumunu takip etmesi gibi bir anlam vardır. (Lisanu’l-Arab, صلا mad.) Bize göre her iki anlam da aynı şeyi ifade eder. Önde olanı takip, süreklilik ister. lüzum =اللزوم da süreklilik ve devamlılık anlamındadır.

    [2]Gayrimüslimlerin erkeklerinden alınan baş vergisi anlamındaki cizye, şu âyetteki cizye kelimesinin keyfi yorumuyla ortaya çıkmıştır. Böyle bir vergi Nebî'miz zamanın yoktu.

    Kendilerine Kitap verilmiş olanlardan Allah’a ve ahiret gününe inanıp güvenmeyen#, Allah’ın yani onun elçisinin haram saydığını haram saymayan ve bu doğru dini din edinmeyen kimselerle, küçük düşüp o cezayı (el-cizye) kendi elleriyle ödeyecek hale gelinceye kadar savaşın.”(Tevbe 9 /29)

    Âyetteki “o ceza”nın (= el-cizye) ne olduğunu ancak şu âyetten öğrenebiliriz:

    Âyetleri görmezlikte direnenlerle (kafirlerle) savaşta karşılaşınca boyun köklerini vurun. Etkisiz hale getirince onları, sıkı güvenlik çemberine alın. Sonra karşılıksız ya da fidye alarak serbest bırakın ki savaşın ağırlığı kalmasın...” (Muhammed 4)

    Savaşta küçük düşüp o cezayı elleriyle verecek hale gelmeleri, yenilip esir olmalarıdır. Ödeyecekleri ceza da karşılıksız serbest bırakılmayanlardan alınan fidyeden başkası değildir.

    [3]“Faizli borç” diye meal verdiğimiz “minribe = مِن رِبًا” ifadesi “liriben = لِربا”taktirindedir. Devamındaki liyerbuve=  ‘لِّيَرْبُوَ’nin başında da lam = لِ harf-i cerri olduğu için birincisinde aynı anlamda min = مِن kullanılmıştır. Buradaki riba, faizli borç anlamında mecazdır. Âyete genellikle şöyle bir meâl verilir: “İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz her hangi bir faiz” Böyle bir faiz olmayacağından kelimeye faizli borç dışında bir anlam verilemez.

    [4]İnfakı emreden âyetler şunlardır: Bakara 195, 254,267,Hadid 7,Münafikûn 10, Teğâbun 16, Talak 6.

    [5]İsmail b. Hammad el-Cevheri, es-Sıhah, (Tahkik: AhmedAbdulgafûrAttâr), Beyrut 1983,  عفوmd.

    [6]Ahmed b. Faris b. Zekeriya, Mu’cemumekâyîs’ul-luğa, Beyrut, tarihsiz, عفوmd.

    [7]Bkz. Furkan 25/69, Kasas 28/84, Ahzab 33/68, Mümin 4/40.

    [8]Müslim, Zekat I, Hadrisno: 7- (981).

    [9]Âyette geçen, يتخبطه الشيطان من المس ifadesi, genellikle “şeytanın dokunup çarptığı “ şeklinde anlaşılır. Bize göre bu anlayış doğru değildir. يتخبطهالشيطان şu anlamlara da gelir: مسه بخبل, ona takılıp aklını çeldi, (Lisanu’l-Arabخبط mad.) يفسده بخبله aklını çelerek onu bozuyor. (ez-Zebîdî, Tâc’l-arûs, خبط mad.) الخبل aklını ve organını bozma anlamına gelir: خبله إذا أفسد عقله وعضوه (Lisanu’l-Arabخبل mad.) Yanlış bir şeye takılmamış olan, faiz alım satım demez. Dolayısıyla âyet, böyle kimselerin şeytana takıldığını ve sağlıklı düşünemediğini ifade etmektedir.

    [10]“Dı’f = ضٍعف” bir şeyin katı, “dı’feyen” iki katı, “ed’âf = أَضْعَافً” üç ve daha fazla katları demektir. Mudâafe, iki ve ikinin katlarını ifade için kullanılır. “Ed’âfenmudâ’afeten= أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً” sözü ise “ikinin katları” demektir. İkinin en küçük katı dört’tür.

    [11]Allah'ın elçisi Veda Hutbesinde şöyle demiştir: “Cahiliye faizi kaldırılmıştır. Kaldırdığım İlk faiz, bizim faizimiz, Abbas b. Abdulmuttalib’in faizidir. Onun tamamı kaldırılmıştır.”(EbûDâvûd, Menâsik, 57, hadis no: 1905)

    [12]Abdurrezzak, Musannef, Habib’ur-Rahmân el-Azamî’nin tahkikiyle, Beyrut 1403, ikinci baskı, c. IV, s. 89, hadis no: 7077.

    Altından basılan paraya dinar, gümüşten basılana dirhem denir. Başlangıçta dinar, yaklaşık 4.25 g dirhem ise yaklaşık 2.975 g geliyordu. 7 dinar (miskal) 10 dirhem ağırlığında; 10 dirhem 1 dinar değerindeydi. Altının nisabının 20 miskal, gümüşün nisabının da bunun on katı yani 200 dirhem olması bundandır. 20 miskal altın 85 g 200 dirhem gümüş ise bunun yedi katı, yani 595 gramdır

    [13]Sünen-i Ebî Davud, Zekat 23, hadis no: 1630.

    [14]İsfahânî, Ragıb, (ö. 425 h.), Müfredât (thk: Safvan Adnan Dâvûdî), Dımaşk ve Beyrut, 1412/1992, سكنmad.

    [15]Buhârî, “Zekât”, 53; Müslim, “Zekât”, 101; EbûDâvud, “Zekât”, 23; Nesâî, “Zekât”, 78.

    [16]Müfredât “الف” md.

    [17]Mehmet Ali Kapar SAFVÂN b. ÜMEYYE - Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.

    [18]Müfredâtرقب” md..

    [19]Burada Arap dili açısından bir hal cümlesi vardır. Bize göre, كائنين على حبهم الطعام takdirindedir.

    [20]Abdülazîm b. Abdülkavî el-Münzirî, et-Terğîbv’et-terhîb, c. II, s. 163. Hadisi hasenisnadlaTaberânî’nin bir de Beyhakî’nin rivayet ettiği ifade edilmektedir.

    [21]Nesâî, el-İstiâze 34, c. VIII, s. 265.

    [22]Müslim, Sahih, Zikr 38; Ebû Davud, Sünen, Edeb 60; Tirmizî, Sünen, Birr 19.

    [23]Savaşta atlı birliklerin yerini hiçbir şey tutmaz. At, kendi yakıtını kendinin temin edebilmesi ve üstün hareket kabiliyeti sebebiyle savaşın vazgeçilmezidir.

    [24]Müfredât, (سبل)md.

    [25]İbn Manzur, Cemalüddin Muhammed b. Mukrim (630-711), Lisanu’l-Arab, Beyrut. سبل mad.

    [26]Sünen-i Ebî Davud, Zekat 23, hadis no: 1630.

    «إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَمْ يَرْضَ بِحُكْمِ نَبِيٍّ وَلَا غَيْرِهِ فِي الصَّدَقَاتِ، حَتَّى حَكَمَ فِيهَا هُوَ، فَجَزَّأَهَا ثَمَانِيَةَ أَجْزَاءٍ،»

    [27]Ömer Nasuhi BİLMEN, Büyük İslam İlmihali, İstanbul 1962, s. 471-472, Paragraf 92-95.

     
    Yazar : Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır
    Devamı..

Kategoriler