Son Makaleler

  • NEDEN AŞI ORUCU BOZMAZ? - ZEKi BAYRAKTAR

    NEDEN AŞI ORUCU BOZMAZ?

    .

    Çünkü aşı ile vücuda verilen bir gıda yoktur. Orucu sadece yemek, içmek ve cinsel ilişki bozar(2/187). 

    .

    Ağız ve burun spreyleri, dilaltı haplar, göz, kulak, burun damlaları, vajinal/rektal fitiller, kremler, merhemler, gıda içermeyen iğneler/enjeksiyonlar, dermal bantlar orucu bozmaz.

    .

    Eğer susuz bir şekilde alınırsa haplar da orucu bozmaz. Ama haplar genelde su ile içilir, bu durumda tabi ki bozulur.

    .

    Biz bunları şimdi demiyoruz, 6 yıl önce dedik. Orucu bozan/bozmayan tıbbi tetkik ve tedavilerle ilgili 2015 yılında yazdığım yazı;

    Devamı..

  • “Hoca/efendi”ler biter mi? Sinan Canan

     

    Bazı olaylar, başınızı ellerinizin arasına alıp derinlemesine düşünmenize vesile olur. Hatta bu olaylar, ancak böyle bir iç muhasebeye vesile olursa hayırlı olacak denli “vahim” olaylar da olabilir.

     

    İşte bizim milletçe yaşadığımız 15 Temmuz 2016 kalkışması, bana sorarsanız, hayatımdaki “bu tip” olayların en unutulmazı idi.

     

    O geceyi, ardından yaşananları, faillerini, olağan şüphelilerini artık hepiniz biliyorsunuzdur. Fakat yine herkesin bildiği, hatta bizzat dahil olduğu bir arka plan var ki, bakıyorum da, o kısmı bilerek ve isteyerek, taammüden görmezden gelenlerimiz çoğunlukta. Hatırlatayım:

     

    Bir şeyler oldu…

    Küçüklüğümüzden beri Türkiye’de hakim dini görüş sayılan geleneksel Sünni İslam anlayışının temel dini tedrisatından geçtik bir çoğumuz. Erken yaşlarda Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okumayı öğrendik; hatta o yaşlarda bir çoğumuz Kur’an’ı hatmettik; hem de bir kaç kez. Anlamadık anlamını, ama olsun, yaşama daha adım atmadan, en önemli becerilerimizden birisini kazandık. Nasıl olsa anlamına bakardık büyüyünce bir ara; ama bir şeyler oldu, çoğumuz bak(a)madık…

     

    Peygamberimizin, peygamberlerin hayatlarını okuduk, dinledik. Onların ne badireler atlattıklarını, başlarına gelen her olaya rağmen nasıl dimdik durup da dönemlerinin yaygın batıl inançlarına, siyasi güçlerine, din adamlarına ve zenginlerine karşı Allah’ın kelamını nasıl kararlılıkla müdafaa ve tebliğ ettiklerini, bu uğurda ölümü dahi severek göze aldıklarını okuduk, dinledik. Biz de büyüyünce böyle yapacaktık; ama bir şeyler oldu, yapamadık…

     

    Evliya menkıbelerini, sahabelerin hayatlarını, İslam büyüklerinin kahramanlıklarını, peygamberlerin yardımcılarını dinledik, okuduk; bazen mallarını, bazen canlarını, bazen eşlerini ve çocuklarını feda eden, nefsini öldürüp “bir kelime” için nice işkencelere, baskılara ve zulümlere göğüs geren o büyük insan modellerinden bahsedildiğini bolca işittik. Biz de büyüyünce öyle olacaktık, ama bir şeyler oldu, olamadık…

     

    Allah’ın emirlerini yaşamak için nice sıkıntılar çeken insanlardan bahsedildi etrafımızda. 32 farzı, 52 farzı, Allah’ın zati ve subuti sıfatlarını, Kur’an’da adı geçen peygamberlerin isimlerini, Kur’an’ı doğru okumak için gereken tecvid kurallarının bir çoğunu öğrendik. Namaz surelerini, belki Yasin ve Mülk surelerini ve hatta Kur’an’ın cenazelerde ve mevlitlerde okunmak üzere bayağı bir kısmını öğrendik, hıfzettik. Bu dinin, bu Kitab’ın aslında en temelde bizlere ne dediğini, emirlerinin özünü de anlayacaktık; ama bir şeyler oldu, o kısmını kaçırdık.

     

    Kur’an’ı Kerim her fırsatta, adeta adım başı, bizleri “etrafımıza bakmamız”, “kainatı merak etmemiz”, “öğrenmemiz”, “bize söylenenlerden şüphe etmemiz”, “araştırmamız”, “akletmemiz”, “OKUmamız”, “düşünmemiz” için uyarıyordu. Ama yine başka bir şeyler oldu; biz bunlarla hiç meşgul olamadık…

     

    İslam Peygamberi’nin tebliğ metoduna dair nice ruhu okşayan anektot dinledik. Kimseyi cennet ve cehennemle davet etmediğini, ancak ve ancak doğrulukla, cömertlikle, insanların hayatlarını kolaylaştırmakla ve onlara güler yüz göstermekle tebliğini yaptığını iyice öğrendik. Biz de ileride böyle olacaktık; ama bir şeyler oldu, biz pek böyle olamadık…

     

    Cenaze merasimlerimizin vazgeçilmezi Yasin Suresi’nin kalbinde “dirilere ders olsun diye” gönderildiği söylenen Kur’an’ı, bir şeyler oldu, biz en fazla ölülerin ardından okumaya devam ettik…

     

    Yedi büyük günahı ezberledik; arasında “askerden-savaştan kaçmak” bile vardı. Ama bir şeyler oldu, “bilmemeyi” hatta “kasıtlı olarak cahilliği seçmeyi” büyük günahlarımızın en başına yerleştiremedik…

     

    Pekiyi, neler oldu?

    Bunlar olamayınca, Allah’ın ipine tutunmayı savsaklayınca, öğrenme, çalışma ve gelişme disiplinini “başkalarına” bırakınca:

     

    Hayatımızda Deccal’lerin avına ve Mehdi’lerin beklentisine düştük. Cennetmekan Aliya İzzetbegoviç’i “Mehdi bizim tembelliğimizin adıdır” demeye mecbur bırakacak bir iştiyak ve boş vermişlikle hem de…

     

    Edebi olarak gayet verimli metinler olabilecek “Evliya menkıbelerini” en tabandan yanlış anladık. Allah’tan vahiy almamış insanların “kutsiyetine” inanma, sıradan insanlardan “günahsızlık” ve “ilahi hikmetler” bekleme gafletine düştük. Bunun “şirk” olduğunu, yaptığımızın zaman zaman “müşriklik” olduğunu bile fark edemedik…

     

    Sadece Allah dediği için, ayetlerden ve hadislerden “ezberler” okuyabildiği için, edebi yönü ve belagati kuvvetli olduğu için bir çok insana “mübareklik” payesini yakıştırır olduk. Allah’tan gayrısına kul olmama temel emrine rağmen, Allah’tan başka insanlara kul, Peygamber’den başka insanlara şakirt, hatta neredeyse ümmet olduk…

     

    Okullar açılıyor diye sevindik, dilimiz dünyada konuşuluyor diye gururumuz okşandı. Ama ne için, ne amaçla yapıldığını sorgulayacak bilgiden mahrumduk.

     

    Ben de oradaydım, ben de o gafillerdendim, yani size başkalarından değil, kendimden bahsediyorum. Din dediğimiz o yüce duyguyu istismar etme geleneğine dönüşmüş modern din anlayışının, idrakımızın en girift damarlarına kadar sızıp bizi kör ettiği bir vasatta, hep birlikteydik.

     

    Bu gün bakmayın birilerinin çıkıp “ben demiştim, ben anlamıştım” dediğine; kusura bakmayın, kimse hiç bir halt anlamamıştı. Bu gün mağlup olduğu için arkasından konuşabildiğiniz o güruhun bu sapıklıklarını, standart Müslümanlar olarak görebilecek durumda bile değildik çoğumuz. Şimdilerde mangalda kül bırakmayan gazetecilerimizin, ilahiyatçılarımızın önemli bir kısmı, sus pus durumdaydı bu meselede, daha bir kaç sene evvel. Karşı duranların pek çoğu, sadece “başka kampa mensup olduklarından” karşıydılar diğerine. Yoksa ilke bazında, temel düsturlar bazında kritik edecek kadar sağlıklı bir zihne sahip değildik ve bu açıdan birbirimizden hiç farkımız yoktu.

     

    Kur’an’ın da defalarca uyardığı gibi, insanlar her devirde kaçınılmaz ihtiyaçları olan dinlerinin içini, “gözlerini kapatmak”, “ruhlarını uyuşturmak”, “akıllarından tasarruf etmek” amacıyla boşalttılar, çarpıttılar, çarpıtıyorlar…

     

    Bataklığı kurutmak…

    Bu gün, o alçak ama çok şükür ki başarısız kalkışmanın ardından, ağzımıza geleni sayıyoruz o meş’um olayın faillerine ve azmettiricilerine. Ama hala farkında olmadığımız bir gerçek var: Bataklık kurumadı; sadece bir kaç kova çamurdu tahliye edilen. Bu gün evlerinde, dergahlarında, vakıflarında ve derneklerinde toplanan, aynı kafanın farklı versiyonları tarafından sevk ve idare edilen ve daha dün o “cemaatin” ele geçirdiği gücün sadece bir kısmını yarın ele geçirdiği takdirde, dünyayı hepimize dar edecek kafalar yetişiyor. Maalesef bu oluyor; çünkü ne dünkü kalkışmanın katilleri, ne de yarının din bezirganları uzaydan ithal edildiler. Hepsi, Kur’an’ın rayından çıkmış, Allah’ın ipine sımsıkı sarılmayı bırakmış biz tembel Müslümanların bağrında dal budak salıyor. Biz bir “kurtarıcı” bekledikçe, biz Mehdi’lere bel bağladıkça, biz insanların ağzından “Allah” konuşacak diye bekledikçe, bu ölümcül sarmaşığı besleyen bataklığı besliyoruz, farkında bile olmadan. Çocuklarımıza evliya menkıbeleri anlattığımız kadar, Peygamberlerin “doğaüstü” mucizelerinden bahsettiğimiz kadar, onlara son savaş ve kıyamet hikayeleri anlattığımız kadar, İslam’ın en temel düsturları olan ve Kur’an’ın adeta “kafamıza vururcasına” defaatla tekrarladığı sosyal adalet, infak, akıl, vicdan, insana saygı, yardımlaşma, çevreye dikkat, bilgiye hürmet, bilmeye sevgi, araştırmaya iştiyak ve hikmete sevda melekelerini aşılayamadıkça, bataklığın iyice derinleşmesine katkı sağlıyoruz. Bu zemin, her türlü “müşrik” hareketin doğuşuna hala pek müsait bir zemindir.

     

    İslam’a giriş cümlesi “La” ile başlar. “Yok” demektir Arapça’da… Allah’tan gayrı her şeyi, herkesi, her türlü otoriteyi, her türlü nefsi arzuyu bir kenara bırakmak demektir o “La”. “La” ile aramıza insanlar, hocalar, mübarekler, evliya menkıbeleri girmeye başladığında; artık “La”sız kalırız. İmanımız, her şeyimiz yarımdır artık. Maalesef yüzlerce senedir, İslam dünyasının büyük bölümü bu haldedir. Halbuki tam da bu sırayla “La-İlahe-illa-Allah” yani “yok-ilah-ondan başka-ki o Allah’tır” diyebilmeliydik. Hatta bunu demek de yetmemeli, buna bizzat “Eşhedü” diyerek “şahitlik” etmeli, tecrübeyle anlamalı ve buna göre yaşamalıydık… Olmadı…

     

    Fakat artık olmak zorunda!

     

    Sadece İslam değil, her dini gelenekte var bu sorun; malumunuz. İnsanın işi budur; ilahi mesajı bozar o. Zira işi yeryüzünde fitne çıkartmak ve kan dökmektir. Kur’an zaten büyük oranda bu makus talihin hikayesini anlatır ve bizi bu “fabrika ayarını bilmemiz ve asla hafife almamamız için” sürekli geçmiş kavimlerin öyküleri ile uyarır da uyarır. Biz yine de aynı nisyana düşeriz, unuturuz; tabiidir, tabiatımızın gereğidir belki de. Ama bizim elimizde artık, kıyamete kadar kaim olacağına iman ettiğimiz bir kullanım kılavuzu, bir “Hablullah” (Allah’ın ipi) var. İş, onu, yani Kur’an-ı Kerim’i sıkıca kavrayıp, çağlar ötesi hitabına yeniden, Müslümanların ilki bizmişçesine, taptaze bir zihinle ve “La ilahe illa Allah” dedikten sonra bir kez daha kulak verebilmek… İşte belki o zaman “din kardeşlerimiz” ve “Allah’ın tüm yarattıkları” ile birlikte, aynı dünyada yepyeni bir medeniyet kurabiliriz…

     

    ***

     

    Bazı olaylar, başınızı ellerinizin arasına alıp derinlemesine düşünmenize vesile olur. Hatta bu olaylar, ancak böyle bir iç muhasebeye vesile olursa hayırlı olacak denli vahim olaylar da olabilir.

     

    Ama bizler, düşünmek yerine “kolayını” tercih eder, kulağımızın üzerine yatmaya devam edersek, başımıza nice çoraplar örecek daha nice “Hoca-efendiler” görürüz. Bunu içten içe hepimiz gayet iyi biliyoruz.

     

    Çanlar bizim için çalıyor, ve artık uyanma zamanıdır…

    Devamı..
  • Aklı karışık Müslümanlar için (minik) bir “Evrim” kılavuzu-Sinan Canan

    Aklı karışık Müslümanlar için (minik) bir “Evrim” kılavuzu

     

     

     

    EVRİM BİR TEORİ DEĞİLDİR

    Evrim, bir olgudur, açık bir vakıadır. Dışarı bakınca canlılık hakkında görebileceğiniz TEK izahtır. Yerçekimi gibidir; hakkında bir çok teori olabilir; fakat gerçekte olan şey, kütlelerin birbirini çektiği “vak’ası” yahut “olgusu”dur. Birileri de çıkar, bu gibi açıkça görülen meselelerin “mekanizmasını”, yani “nasıl olduğunu” açıklamak için hipotezler ve kuramlar (teoriler) ortaya koyar. Fiziğe dair mesela; “kanun” diye bildiğimiz ne varsa, neredeyse tamamı teorilerden ibarettir.

     

    DARWİN’in EVRİM AÇIKLAMASI BİR TEORİDİR

    Darwin’in evrim kuramı da bunlardan birisidir. Tarih boyunca canlılığı açıklamak için girişilen tüm gözlem tabanlı açıklamalar temelde “evrim” dediğimiz olguyu esas almak zorundadır. Zira TABİATA BAKTIĞINIZDA BAŞKA BİR AÇIKLAMA GÖREBİLME ŞANSINIZ YOKTUR. Sadece canlılık değil, evrendeki tüm maddenin yaratılışı evrim esasına dayanır. Kozmolojik olarak gazdan-tozdan evrilen yıldız ve gezegenleri anlamakta dini bir sorun yaşamayanların canlılık söz konusu olunca dertlenmeleri, meseleyi bilmemekten kaynaklanır. Tabiata bakıp, biyoloji, tıp ve diğer doğa bilimlerini incelerseniz açıkça görünen şudur ki: İnsan dahil tüm canlılar ortak bir kökenden ortaya çıkmıştır. Tabiata baktığınızda bundan başka bir izahı çağrıştıracak herhangi bir ipucu göremezsiniz. Katolik kilisesi kendi duvarları arasında uydurduğu evren görüşüne uymadığı için Müslümanların yüzyıllar boyunca geliştirdiği ve dünyaya hediye ettiği evrim-tekamül bakışını sürekli reddetmiş ve bunu en son formüle edenlerden birisi olan Darwin’e de sırf bu nedenle karşı çıkmıştır.

     

    EVRİM AÇIK BİR GERÇEKTİR

    Evrimin mekanizması, aynen kütle-çekim gibi, çekirdek kuvvetleri gibi, manyetik alan gibi, halen açık ve net değildir. Muhtemelen yakın bir zamanda da tam olarak bilinemeyecektir. Bu sorun, bildiğimiz neredeyse tüm teoriler için geçerlidir. Bilimin doğası zaten bizzat budur. Teoriyi yeterli bulmayabilirsiniz; bu durumda yenisini geliştirme imkanınız her zaman vardır. Fakat temel sorun, canlıların akrabalığı ve kökenlerinin ortaklığından başka HİÇ BİR bilimsel teorimizin var olmamasıdır. Yani evrim meselesinin aksini yahut alternatifini düşündürecek hiç bir kanıtımız veya gözlemimiz yoktur. Hal böyle iken, bu zamanda, bu bilgi deryası içinde, “ben evrimi reddediyorum” demek, ancak inatçı bir cehaletle mümkündür. İslam inancına sahip olan birisi için, Allah’ın kanunlarını, yarattıklarını, yani AYETLERİNİ inkar etmek, şirk ve küfürdür. Zira Kur’an’da hem yazılı mesajlara hem de yaratılmışlara AYET denir. Öyleyse, evrim de, kütleçekim gibi, elektrik ve manyetizma gibi yaratılmış (kevni) ayetlerden bir ayettir. İnkarı İslam’ın temel mantığına aykırıdır.

     

    EVRİM HAKKINDA KONUŞMAK İÇİN BİYOLOJİ BİLMEK GEREKİR

    Evrimi bilmek, anlamak, biyolog olmak zorunda değilsiniz; fakat nasıl ki tıpla ilgili meselelerde doktorun dediğine, fizikle ilgili meselelerde fizik bilginlerine dikkat kesiliyorsanız, evrim ve biyoloji söz konusu olduğunda da sözü biyologlara, tabiatta çalışan insanlara bırakmalısınız. Din adamları, felsefeciler ve düşünürler, bu tip konularda ancak bilimin bulgularını bilerek konuşurlarsa hakikat anlamında doğru bir nokta yakalayabilirler.

     

    EVRİM TANRITANIMAZLIK DEMEK DEĞİLDİR

    Nobl ödüllü Dr. Aziz Sancar hocamızın “ben Müslümanım ve evrim olsun olmasın fark etmez; bunu devlet meselesi yapmak ve üzerinde kavga etmek saçmadır” mealindeki sözleri çok açık bir şekilde “(bilgili) bir Müslümanın evrimle hiç bir sorunu olamayacağının” da altını bir daha çizer (link). Fakat bu sözleri sanki Sancar, “Evrim yerine Allah’a inanıyormuş” gibi saçma sapan bir çarpıtmayla veren yayın organları, ezberlerinin gereği olarak çarpık duyup çarpık aktarıyorlar. Evrim, tanrıtanımazlık yahut materyalizmle eş anlamlı olmak zorunda değildir; her görüş veya ideoloji, fiziği, kimyayı antropolojiyi kullanabileceği gibi, evrim fikrini de kullanabilir. Bir Müslüman olarak SEN bilmez ve kullanmazsan, elbette başkaları kullanır; ve hatta rahatlıkla suistimal eder. Evrim, canlılık adına olup bitenlerin bir tarifi ve açıklama çabasıdır. Bu açıklamanın en başına “Allah böyle yarattı” parantezini açtığınızda her şey gayet İslami ve Kur’ani oluverir.

     

    Sevgili dostum Alper Bilgili’nin konuyla ilgili kısa bir özeti aşağıda:

     

    https://www.youtube.com/watch?v=G43P9LS1E_A

     

    GERÇEĞİ İNKAR ETMEK, İSTEMLİ CEHALETTİR

    Tüm İslam medeniyeti boyunca evrim ve ortak yaratılış fikri temel dünya görüşünü oluşturmaktaydı. İslam düşünürlerinin asla kuramlarına dahil etmedikleri ve materyalizm etkisiyle ortaya atıldıktan sonra en fazla itiraz ettikleri tek şey “rastgelelik ve kaza eseri” ortaya çıkıverme meselesiydi. Örneğin Türkiye’de evrim karşıtı argümanlara sıklıkla kaynak gösterilen Said-i Nursi’nin “Tabiat Risalesi” adlı kitapçığı, hemen tamamen “tesadüf ve kuralsız maddeci açıklamaya karşı” argümanlardan oluşur. Canlıların yaratılış yöntemlerine dair herhangi bir şey göremezsiniz. Hatta “şecere-i hilkat’in en mütekamil meyvesi olan insan-ı kamil” (yaratılış ağacının en olgun meyvesi olan olgun insan) sözü de ona aittir ve bizzat insanı yaratılış ağacının bir meyvesi olarak niteleyerek, evrim görüşünün en temel sonucunu tekrar eder. Zaten yaratılmış her zerrenin Allah’ın emri ve bilgisi dahilinde hareket etmek ZORUNDA olduğu bir evrende rastgelelik ve kuralsızlık vehmetmek, “imansızlık” anlamına gelecektir. Dolayısıyla, bu cansız maddeden canı var eden, onu çeşitlendirip dallandırarak evrimle terbiye etmeyi ve neticede insanı da bu kökten (topraktan, çamurdan) yaratmayı dilemiştir. Bize düşen, elimizden geldiğince ve zamanımızın bilgisi uyarınca, bu süreci ve bize yansımalarını anlamaktır… Yoksa, sırf kafamıza sığmadı diye bu “ayet”i inkar edersek, Bakara 85’deki uyarıya muhatap olanların safına katılırız (…Yoksa kitabın bir kısmına inanıyor, bir kısmına inanmıyor musunuz? İçinizde bunları yapanların kazancı, dünya hayatında ancak horluktan ibaret, kıyamet günüyse onlar daha çetin bir azâba atılırlar…).

     

    EVRİM ESAS MÜSLÜMANLAR İÇİN ÖNEMLİ BİR KONUDUR

    Benim bu konuyla ilgili sürekli uyarı yapmamın nedeni ise şu: Bir insan olarak, hakikatin uzağına savuran tüm yalan ve gerçeği örtme çabaları benim düşmanımdır. Zira ben hepimiz gibi bu dünyaya “anlamak” için geldim; papağan gibi eski ezberleri tekrarlamaya değil. Bir Müslüman olarak ise, bu konu ile ilgilenmemiz açıkça inandığımız Kur’anda, defalarca emredilir. Bu nedenlerle bence evrim meselesi, hem bilimsel hem de dini olarak en temel öneme sahip konuların başında gelir. Evrimi ve evrendeki yerini anlamayan insan, her devirde olduğu gibi, ancak saçmalar. Cehalet yüzyıllardır her dönemde en büyük düşmanımızdı; bu gün de “taammüden cehalet” maalesef bizi bilgi deryasının ortasında cahil bırakabiliyor. Bu meseleyi çözmeden, yüzyıllardır süren uykumuzdan uyanamayacağımıza kaniyim. Bu nedenle bu konuda bir şeyler söyleyecekseniz, biyoloji kitapları okumanızı öneririm. Özellikle de dindar olduğunuzu ve bu konunun dini açıdan önemli olduğunu düşünüyorsanız… Zira Evrim konusunu esas çalışması ve tamamlaması gerekenler, bence Müslümanlardır! (Ankebut 20: De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah ilk baştan nasıl yaratmış bir bakın. İşte Allah bundan sonra ahiret hayatını da yaratacaktır. Gerçekten Allah her şeye kadirdir.)

     

    EVRİM KARŞITLIĞININ KAYNAĞI

    Osmanlı’nın son dönemlerinde Darwin’i anlatan kitapların yazıldığını, 70’lerin sonuna kadar ders kitaplarında evrim fikrinin gayet detaylı olarak mevcut olduğunu biliyoruz. 1980’lere kadar Türkiye’deki insanların evrim görüşü ile doğru dürüst bir sorunu ve derdi yokken, ne oldu da 80’lerden sonra bir anda kaotlik kilisesinin söylemlerinin aynısını benimseyiverdik? Bu kadar önemli bir meseleden uzak tutulmamızın, bilime, özellikle de günümüzün ve yakın geleceğin en önemli konularından birisi olacağı kesin olan biyolojiye bu kadar yabancı ve uzak olmamız GEREKTİĞİNİ bilen bir takım odakların planlı ve programlı çabaları sonucunda, bugün Evangelist kilisesinin hükümranlığı altındaki ABD ile birlikte evrim fikrine en yabancı topluluklardan birisi haline geldik. Bir bakın bakalım, senelerdir parasal kaynağı belirsiz yayınlar, kitaplar, TV kanalları ve muhtelif propagandalarla “evrim yalandır” telkinini bıkıp usanmadan işleyen malum yapılar, acaba bu kadar masraf ve çabayı hangi motivasyonla sergiliyorlar? Bu “evrim düşmanlığı” gibi gözüken çaba, aslında İslam toplumunun bilerek ve isteyerek anlamsız gündemlerle, siyasetle ve hamasetle meşgul edilip, gerçek sorunlarla uğraşmasını engellemek için oldukça başarılı bir projedir. Uzunca bir zamandır sistemli olarak pompalanmaya çalışılan evrim ve bilim düşmanlığı, aslında bizzat İslam toplumunun geleceğini hedef almış açık ve planlı bir saldırıdır.

     

    MAYMUNDAN MI GELDİK?

    Evrim maalesef hala “maymundan gelme” meselesi olarak anlaşılmaya, böyle karikatürize edilmeye nadiren de olsa devam edebiliyor. Evrim, tüm canlıların ortak bir atadan geldiğini söyler. İnsan da buna dahildir. Modern evrim kuramları, Darwinci olanı da dahil, insan ve bugünkü maymunların atalarının ortak olduğunu söyler. İnsan, maymunların da dahil olduğu “primatlar” denen bir canlı gurubu içinde sınıflandırılır ve bu sınıflandırma Darwin’den önce de vardı. Milyonlarca yıl önce yaşamış “ne maymun, ne insan” olan ortak bir ata, uzun bir süreç boyunca bugünkü maymunları ve nihayetinde insanı oluşturacak soylara kaynaklık etmiş gibi görünüyor. Evet, “görünüyor”; zira elimizdeki yüzlerce fosil kaydı, kemik ve jeolojik veri, başka bir şey düşünmemize imkan vermiyor. Kur’an-ı Kerim’de geçen tüm yaratılış öykülerinde İnsan’ın (Adem’in değil) çamurdan; yani ilkin ve dünyevi bir özden yaratıldığını söyler. Pat diye gökten düşürülmediğin, dünyevi hammadde ile zaman içinde şekillendirildiğini ve en güzel kıvama getirildiğini (ahsen-i takvim) açıkça belirtir. Biyolojiyi biraz bildiğinizde, bu ayetler modern biyolojinin şiirsel bir türevi olarak karşınıza çıkar. İnsan’ı Adem yapan şey ne ise, Kur’an’da insana “üflenen” bir özellik olarak anlatılır. Bu üflenen özellik her ne ise, antropologların, biyologların ve insan biyolojisinin farklı alanlarında uzman olanların bir türlü çözemediği, bedenimizin gayet sıradan ve diğer hayvanlara benzeyen özelliklerinin yanısıra, zihinsel melekelerimizdeki bu ilginç “sıçramanın” Kur’ani bir ifadesi olarak değerlendirilebilir. Neticede bedenimiz bir kabuktur; milyarlarca yıl içinde şekillendirilmiş ve en sonunda insana ev sahipliği yapacak kıvama geldiğinde, insan olmakla şereflendirilmiş ve görevlendirilmiş gibi gözükmektedir. Böyle bakınca, modern evrim kuramlarıyla İslam inancı arasında bırakın zıtlığı, müthiş bir tamamlayıcılık ve uyum vardır aslında.

     

    ADEM ve HAVVA MESELESİ

    Adem ismi Kur’an-ı Kerim’de yaratılıştan ziyade insana verilenlerin anlatıldığı kısımlarda geçer, Havva’nın ismi hiç geçmez ama biz ne hikmetse biz bu hikayeyi her zaman Tevrat ve İncil versiyonuyla ezbere biliriz. Kur’anda cennetteki yasak ağaç, şeytanın kandırması, Adem ve eşinin buna kanması, utanmaları ve cennetten çıkarılmaları gibi anlatımlar, açıkça alegorik anlatımlardır ve aklı başında bir Müslüman, bu anlatının önemine binaen, mevcut antropolojik, arkeolojik ve evrimsel bulgulara bakarak bu meselenin aslını anlamaya çalışmalıdır. Dünya ve canlılık hakkında hiç bir şey bilmeden bu hikayeleri anlamaya çalışmak, mitolojik bir edebiyat çalışmasından öteye geçemez (Bakara Suresi-164: Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için birçok deliller vardır.).

     

    EVRİMİN ALTERNATİFİ?

    Yine inatla evrimi reddedecek insanlar olacaktır elbet. Onlara net ve açık bir sorum var, siz de sorun:

     

    “Evrim dışında, canlıların ALLAH TARAFINDAN ‘NASIL’ YARATILDIĞINA dair ‘tabiattaki (yaratılmış) kanıtlara dayalı’ başka bir açıklamanız var mı, yahut böyle bir açıklama duydunuz mu?”

     

    Bakalım ne cevap alacaksınız…

     

     

     

    Anlamakta zorlanabilecek arkadaşlarım için genel bir not: Bu satırlar öğrenmek isteyen, yeni bir bakış açısı arayanlar için yazılmıştır. Sadece bir özettir; böyle uzun ve tafsilatlı bir mesele buralarda tamamen çözülemez. Bolca araştırıp okumanızı tavsiye ederim. Dediklerimin hepsi beni bağlar; önemli bir kısmında yanılıyor olma ihtimalim her zaman vardır. Bu satırları kaleme alan bendeniz, önce bir insan, sonra bir Müslüman, sonra da bir bilim sever olarak kendimi tanımlayı severim. Mesleki köken olarak biyoloğum. Mezuniyet sonrası uzmanlık alanım ise beyin ve sinirbilimleridir. Bilim-din ayrımı meselesine hiç takılmadım, böyle bir ayrıma hiç inanmadım; bunların ayrı alanlar olduğunu düşünenlere saygı duymakla birlikte, biraz da acırım. Kafanızdaki sınırlamalar ve tanımlamalar ne ise, onlar ancak sizi bağlar, ben doğal olarak o tanım ve sınırlamalara tabi değilim. Merak ettiğim her konuda okur, araştırır ve yazarım. Aynını size de tavsiye eder, vakit ayırıp da okuduğunuz için teşekkürü bir borç bilirim

     

    Devamı..
  • Embriyomuzda evrimin izleri - Sinan Canan

    Amerika Birleşik Devletleri Howard Üniversitesi’nden Dr. Rui Diogo ve ekibi, memelilerde mevcut olan fakat yetişkin insan bireylerinde görülmeyen bazı uzuv kaslarının aslında insanın erken gelişim döneminde biçimlenip, doğumdan önce kaybolduklarını ortaya koydular. Bu bulgular, kollarımızın ve bacaklarımızın memeli atalarımızdan nasıl evrildiğini kavramamıza ve doğuştan gelen şekil anormallikleri vakalarındaki nadir rastlanan kas anomalilerinin açıklanmasına yardımcı olacak nitelikte.

    Darwin evrimsel teorisini sunduğundan beri, bilim insanları körelmiş –esas işlevini kaybetmiş (vestitgial) organların varlığının, Darwin’in türlerin zamanla ortak bir atadan “değişerek türeme” yoluyla oluştuğu fikrini desteklemek için en kuvvetli argümanlardan biri olduğunu öne sürüyorlar. Örneğin deve kuşları ve diğer uçamayan kuşlar, atalarının uçmasını sağlayan işlevsel kanatların körelmiş kalıntılarına sahiptirler. Balinaların leğen kemiği kalıntıları gibi daha bir çok örnek biyoloji kitaplarında yer alır.

     

    Körelmiş yapıların oluşumunu anlamak için embriyonun gelişimiyle ilgili araştırmalar büyük önem taşır. Mesela balina ve yunusların bacakları yoktur, fakat embriyolarında arka uzuv gelişimi önce başlar ama sonra durur. Bunların kalıntılarını da ergin hayvanlarda görebiliyoruz. Benzer şekilde insan embriyolarında geçici kuyruk-benzeri yapılar gözlemlenir ve atalara ait bir kuyruğun kalıntısı kuyruk sokumumuz biçiminde muhafaza edilmiştir. Araştırmacılar, kaslarımız dahil, bedenimizin içinde de kalıntıların görülebileceğini ileri sürüyorlar. Ancak bu yapıları net  bir biçimde görselleştirmek zordur ve modern ders kitaplarında yer alan görseller genellikle yıllar öncesinin incelemelerine dayanır.

     

    Günümüz balinalarında körelmiş leğen kemiği ve üst bacak (femur) kemiğinin görüntüsü.

     

     

     

    Bu durum insan embriyo ve cenininin yüksek kalitede üç boyutlu görsellerini sunan yeni teknolojinin gelişimiyle değişiyor. Development  dergisinde yayımlanan yeni çalışmada, yazarlar insan kol ve bacak kaslarının gelişiminin ilk detaylı incelemesini oluşturmak için bu görselleri kullandı. Üç boyutlu resimlerin sunduğu eşsiz çözünürlük –diğer hayvanlarda mevcut olan fakat normalde yetişkin bir insanda  bulunmayan- birkaç körelmiş kasın geçici mevcudiyetini ortaya çıkarıyor.

     

    Dr. Diogo : “Çalışmamız, kasların evrimini daha iyi anlamamıza olanak sağlıyor. Kendi türümüzden ziyade balıklar, kurbağalar, tavuklar, ve farelerin kaslarındaki erken gelişimle ilgili geniş bilgiye sahiptik, fakat bu yeni teknikler insan anatomisini çok daha detaylı görmemizi mümkün kılıyor. Büyüleyici olan, daha önce insanın doğum öncesi gelişim sürecinde hiç tanımlanmamış birkaç kas gözlemlemiş olmamız. Bu –birçok yetişkin primatta bulunan ama normalde yetişkin insan vücudunda bulunmayan- körelmiş kaslardan bazıları on bir buçuk haftalık fetüslerde bile görülüyor; ki bu vestigial (körelmiş) kas  için oldukça geç bir vakittir.” diyor.

     

    “İlginç şekilde, ya sağlıklı bireyin üzerinde dikkate değer bir etki yaratmayan anatomik farklılık olarak ya da konjenital malformasyon sonucu bazı körelmiş kaslar nadiren yetişkinlerde görülür. Bu hem kas farklılıklarının hem de patolojisinin gecikmiş veya durdurulmuş embriyonik gelişimle ilişkilendirilebileceği gerçeğini kuvvetlendirir, bu kasların neden zaman zaman insanlarda bulunduğunu açıklamaya yardımcı olur ve de canlı kanlı evrimin büyüleyici ve kuvvetli bir örneğini sunar.” diyen Dr. Diogo, evrim kuramına yeni katkılar yapan çalışmalarıyla dikkat topluyor.

     

    Dr Rui Diogo, geçtimiz yıllarda ülkemizde düzenlenen Evrim kongrelerine de katılmış ve ilginç sunumları ile bilim meraklıları ve akademisyenlere evrimsel biyolojinin yeni bulgularını aktarmıştı. Diogo, evrimsel biyolojide “organizma davranışının yönlendirdiği evrim” başlığı altında yeni bir bakış açısı önermesi ile de tanınıyor.

     

    Diogo’nun çalışması oldukça tartışmalı bir konu olan evrim ve insanın evrimi konularında yepyeni kanıtlar sunuyor. Bu kanıtlar işığında, önceki verileri de göz önüne alarak insan evrimine dair bilgilerimizin çok ilerleyeceğine şüphe yok.

     

     

     

    Haberi Türkçeye çeviren: Elif Çavuşoğlu (AçıKBeyinler)

    Devamı..
  • Hermafrodizm ve Hermafrodit Gebelikler-Doç. Dr. Zeki Bayraktar

    Normal olarak insanlarda biri sağda biri solda olmak üzere iki adet yumurtalık bulunur (erkeklerde iki testis, kadınlarda iki over). Bazı bireylerde ise iki testis/iki over yerine, bir testis bir over bulunabilir. Veya karma yumurtalıklar (ovotestis) bulunabilir. İşte bu şekilde hem over hem testise (veya ovotestise) sahip olan bireylere ‘Hermafrodit’ (True Hemaphrodite) denir.(2,3)

    Gerçek hermafroditler de diğer insanlar gibi ya dişiya da erkek olurlar (büyük çoğunluğu dişi, azınlığı erkektir). Yani hermafrodizm çift cinsiyetlilik demek değildir (eşcinsellik hiç değildir).  Ama bazı hermafrodit bebeklerin dış genital (cinsel) organları hem erkek hem dişi cinsel organ gibi görülebilir. Buna ‘ambigus genitalia’ denir. Lakin kromozom analizi, ultrason ve MR gibi gerekli tetkikler yapılınca bu bebeklerin de erkek mi dişi mi olduğu anlaşılır (bu şekildeki bebeklerin bir bölümüne bazı cerrahi tedaviler de yapılabilir). Buna karşı dış genital organları tamamen normal olan hermafroditler de vardır. Kaldı ki hermafroditlerin genel vücut yapıları çoğunlukla normaldir. Yani erkek ise erkek, dişi ise dişi anatomisine sahiptirler. Ayrıca, ambigus genitalia’sı bulunsun veya bulunmasın dişi hermafroditlerin vajen, rahim ve tüpleri de çoğunlukla normaldir. Ama ambigus genitalia’sı bulunan hermafroditlerde en sık görülen ambigus bulgusu klitoris hipertrofisi (büyümesi) olduğu için bu bebeklerin büyümüş klitorisi ‘pipi (penis)’ gibi görünebilir. Ne var ki gerekli inceleme yapıldığı zaman bunun bir klitoris hipertrofisi olduğu rahatlıkla anlaşılır. Ayrıca dış genital organları tamamen normal olan (ambigus genitalia bulgusu bulunmayan) hermafroditler de vardır.(2,3)

    Dişi hermafroditlerin önemli bir bölümü diğer dişiler gibi beklenen yaşlarda ergenliğe girer ve düzenli olarak adet görürler.  Bunların bir bölümü ise evlenerek gebe kalabilir ve doğum yapabilirler. Nitekim son 40 yılda tıbbi literatürde rapor edilen 14 hermafrodit gebe vakası olmuş ve bu vakalarda toplam 26 gebelik bildirilmiştir.(4-17) Bu 26 gebeliğin biriisteğe bağlı küretajla sonlandırılmıştır. Ama diğerleri normal (vajinal) veya sezaryen doğumla sonuçlanmıştır. Neticede yirmiden fazla sağlıklı bebek doğuran hermafrodit gebe olmuştur. İlginç olan husus şudur ki -küretaj yapılan fetüs dâhil- bu gebeliklerde doğan bebeklerin tümü erkekti. Yani gebe hermafroditler daima erkek bebek doğurmuşlardır. (Tablo 1)

    Kaynaklar

    KN

    Kromozom

    GS

    GY

    Doğum

    Bebek ve durumu

    Narita,1975

    4

    46,XX

    1

    31

    Sezaryen

    Erkek, sağlıklı

    Mayou,1978

    5

    46,XX

    1

    18

    Sezaryen

    Erkek, prematür

    Kim,1979

    6

    46,XX

    1

    21

    Normal

    Erkek, doğum sonrası öldü

    Tegenkamp,1979

    7

    46,XX

    1

    33

    Normal

    Erkek, immature

    Williamson,1981

    8

    46,XX

    1

    18

    Normal

    Erkek, sağlıklı

    Tiltman,1982

    9

    46,XX

    9

    27-41

    Normal/Sezaryen

    9 bebek, cinsiyeti bildirilmedi

    Minowada,1984

    10

    46,XX

    1

    25

    Normal

    Erkek, sağlıklı

    Starceski,1988

    11

    46,XX

    1

    23

    Sezaryen

    Erkek, sağlıklı

    Talerman,1990

    12

    46,XX/46,XY

    1

    29

    Sezaryen

    Erkek, sağlıklı

    Pereira,1991

    13

    46XX

    4

    27

    Normal

    Normal

    Normal

    Gebelik

    Ölü doğum, cinsiyeti bildirilmedi

    Erkek, sağlıklı

    Erkek, sağlıklı

    Yayında devam ediyordu

    Verp,1992

    14

    46,XX/46,XY

    1

    29

    Sezaryen

    Erkek, sağlıklı

    Tanaka,2000

    15

    46,XX/46,XY

    1

     

    Normal

    Erkek, sağlıklı

    Schoenhaus,2008

    16

    46,XX/46/XY

    2

    22

    39

    Küretaj

    Normal

    Erkek, fetüs

    Erkek, sağlıklı

    Schultz,2009

    17

    46,XX

    1

    21

    Normal

    Erkek, sağlıklı

    Tablo 1. Hermafrodit 17gebeliklerdeki doğumlar (KN;Kaynak no, GS;Gebelik sayısı, GY;Gebelik yaşı)

    Bu literatür verileri bazı dişi hermafroditlerin evlenmeleri halinde gebe kalabildiklerini ve sağlıklı erkek bebekler doğurduklarını göstermektedir. Peki dişi hermafroditler evlenmeksizin kendi kendilerine (otofertilizasyonla) gebe kalabilirler mi? Tıbbi literatürde rapor edilen böyle bir vaka (insanda) henüz olmamıştır. Ama hermafrodit memelilerde (tavşanlarda) rapor edilen otofertilizasyon gebelikleri olmuştur.1990 yılında Hollanda’da yapılan bir araştırmada 250 civarında hermafrodit tavşan müstakil odalara alınarak bir sezon boyunca takip edilmiş ve bunların 7 tanesi bir sonraki üreme döneminde kendi kendine (otofertilizasyonla) gebe kalmıştır. Ve neticede 7 sağlıklı tavşan doğmuştur.(18)Bu durum otofertilizasyonun insanlarda da mümkün olduğunu gösterir. Çünkü insanlar da tavşanlar gibi memeliler grubundandır.  Zaten hermafroditlerle ilgili tıbbi literatür verileri insandaki dişi hermafroditlerin bu potansiyele sahip olduklarını yani ‘potansiyel otofertil’ olduklarını göstermektedir.(19)  Şöyle ki;

    Bir gebeliğin (döllenmenin) meydana gelebilmesi için olmazsa olmaz kural, bir sperm ile bir oosit hücresinin var olmasıdır. Hermafroditlerin ovaryen dokuları çoğunlukla fonksiyonel olduğundan ovulasyon dönemlerinde zaten oosit üretirler.(3)Buna karşı testiküler dokuları daha az sıklıkta sperm üretirler.(3,20,21) Ama asıl ilginç olan hususşudur ki bazı hermafroditlerhem oosit hem sperm üretirler.(22)Bu, nadiren de olsa sperm ve oosit hücresinin aynı batında var olabileceğini gösterir. Bir spermin kendisiyle aynı batın içinde bulunan bir oositibulması ve onu döllemesi ise potansiyel olarak daima mümkündür. Hz.Meryem’in gebeliği de muhtemelen böyle gerçekleşmiş olmalıdır (Allahu a’lem).    

    Batın içindeki bir sperm aynı batın içinde bulunan bir oositi hatta aralarında zarlar/perdeler bulunanbaşka bir bölümdeki bir oositi bile muhtelif mekanizmalar sayesinde bulabilir ve onu dölleyebilir. Bu şekilde döllenen bir yumurta (zigot) da tüplerden içeriye girerek rahime yerleşebilir. Bu tarz ilginç vaka bildirimleri olmuştur. (23,24)Peki bir sperm başka bir bölümdeki oositi nasıl bulur ve döller? Bu, spermi oosite yönlendiren muhtelif mekanizmalar sayesinde olur. Öncelikle, oositin bulunduğu taraftaki tüplerde meydana gelen negatif basınç vakum etkisi oluşturarak spermi kendi bölgesine çeker.(25)Buna karşı sperm de oositin bulunduğu taraftan salgılanan sıvıları takip ederek (reotaxi), oositin salgıladığı kimyasal maddeleri hedefleyerek (kemotaxi) ve oositin bulunduğu dokulardaki termal değişimleri algılayarak (termotaxi)oosite doğru yönelir.(26-28) Yani sperm reotaktik, kemotaktik ve termotaktik navigasyonlarla oosite doğru yönelir ve onu döller. Hayranlık uyandıracak şekilde şaşırtıcıdır ki, sperm, 29-41 °C gibi geniş bir ısıl bir aralıkta 0.0006°C’den daha düşük bir termal değişikliği bile algılayabilmektedir.(29)

                Hz.İsa tüm kromozomlarını (46XY) annesinden aldığına göre Hz.Meryem’in hem X hem Y kromozomu taşıyan bir hermafrodit olması yani Meryem’in kromozom yapısının46XX/46XY şeklinde olması gerekir.(25) Nitekim hermafroditlerin %60-70’i 46,XX, %20,2-33’ü46,XX/46,XY ve %7’siise 46,XY kromozom yapısında olurlar.(2,3) Yani hermafroditlerin yaklaşık üçte biri Y kromozomu taşır. Bunlara Kimera (mozaisizm) denir. Nitekim son 40 yılda rapor edilen 14 hermafrodit gebenin 4’ükaryotipi 46XX/46XY olan kimerik vakalardı. (Tablo 1)

                Hermafrodit gebeler –Hz.Meryem ve Hz.İsa örneğinde olduğu gibi- neden daima erkek doğururlar? Bunun kesin nedeni bilinmiyor. Ama muhtemelen dişi (yani 46XX yapısındaki) zigotlar embriyo aşamasına geçemeden X kromozomu ile taşınan genetik hastalıklar nedeniyle canlılığını yitiriyor. Yani hermafrodit gebeliklerde sadece 46XY yapısındaki erkek zigotlar embriyo aşamasına geçebiliyor. Bu nedenle de doğan bebekler daima erkek oluyor.(17)

    Kur’ân’a göre Hz.Meryem ve mucize gebeliği

    Meryem, İmran’ın kızı (Tahrîm 66/12), Harun’un kız kardeşi (Meryem 19/28) ve İsa’nın annesidir.(Mü’minûn 23/50) Annesi Hanne onu bir kız olarak doğurmuş ve Rabbimiz onu bitki şeklinde büyütmüştür.(Âl-i İmrân 3/36,37) Üreme (genital) sisteminde ise hem dişil hem eril dokuları/hücreleri bulunmaktadır (Enbiyâ 21/91, Tahrîm 66/12). Bu sayede, ona herhangi bir erkek dokunmadığı halde kendi kendine gebe kalmış ve sağlıklı bir erkek çocuk (İsa) doğurmuştur (Meryem 19/20-27).

    Kur’ân’daki bu ayetler, Hz.Meryem’in, dış görünümü normal bir dişi hermafrodit olduğunu ima etmektedir. Buna dair en somut işaretler şu ayetlerde bulunur;

    Velletî ahsanet fercehâ fenefaḣnâ fîhâ min rûhinâ vece’alnâhâ vebnehâ âyeten lil’âlemîn(e) /Fercini/iffetini koruyan (Meryem); on(un fercine)a kendi ruhumuzdan üfledik, onu ve çocuğunu insanlık âlemi için bir ayet kıldık.(Enbiyâ 21/91)

    Ve meryeme-bnete ‘imrâne-lletî ahsanet fercehâ fenefaḣnâ fîhi min rûhinâ ve saddekat bikelimâti rabbihâ ve kutubihi ve kânet mine-lkânitîn(e) /Ve İmran’ın kızı Meryem, o ki fercini/iffetini korumuştu ve Biz on(un fercine)a ruhumuzdan üfledik. Ve o Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. Ve itaat edenlerden oldu. (Tahrîm 66/12)

    Görüldüğü üzere Meryem’in genital (üreme) sistemi için Enbiyâ 91’de –fiha şeklinde- müennes/dişil zamir kullanılmış iken, Tahrîm 12’de –fihi şeklinde- müzekker/eril zamir kullanılmıştır. Bu durum, Hz.Meryem’in iç genital sisteminde hem dişil hem eril dokuların var olduğunu gösterir. Yukarıda da izah edildiği üzere bu durumun tıbbî terminolojideki karşılığı ‘Dişi Hermafrodizm’dir. O halde Hz.Meryem otofertilizasyon potansiyeline sahip dişi bir hermafrodit olmalıdır. Zira dişi hermafroditler -detayları yukarıda da izah edildiği üzere- hem erkek hem dişi yumurtalıklara sahip olduklarından kendi kendilerini dölleme potansiyeline de (potansiyel otofertiliteye) sahiptirler.(19)

    Nitekim Enbiyâ 91, Tahrîm 12 ve Âl-i İmrân 37 ayetlerine dayanarak Hz.Meryem’in bu durumuna işaret eden bazı müfessirler olmuştur. Nitekim Elmalılı Hamdi Yazır Tahrîm 12 ayetini tefsir ederken şöyle diyor; “Bu âyetin muhtevası bize şu fikri vermektedir. Demek ki bir erkeğin sulbünde (belinde) meni hücresi, bir kadının rahminde yumurtalık hücresi nasıl yaratılıyorsa, bakire Meryem’in rahminde ikisi de öyle bir Rabbâni emirle yaratılıvermişti. Buna göre Meryem o üfürülme anında hem dişi hem erkek özelliğini toplayan fevkalade bir seçimle, “Seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti.” (Al-i İmrân, 3/42) buyurulduğu gibi âlemin kadınlarında görülmemiş bir üstünlükle seçilerek, dıştan bir aşılamaya muhtaç olmaksızın kendine görünen ruhun (Cebrail’in) üfürmesinden gebe kalmıştı. Bu âyette Meryem’in hem kadın hem erkek vasfıyla tasvir edilmesi bize bu mânâyı anlatan bir delil gibi görünmüştür. Bu âyetin Enbiya Sûresi’nde geçen benzeri “Irzını iffetle korumuş olanı an! Biz, ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu, bütün âlem için bir ibret kıldık.” (Enbiya, 21/91) buyurulmuştu. Oradaki zamirlerin hepsi müennes olduğundan ‘fiha’ zamirinin de semâî (işitmeye bağlı) müennes olan “ferc” kelimesine gönderilme ihtimali olmakla beraber diğer zamirlerden ayrılmaması için Meryem’in kendisine gönderilmişti. Halbuki burada müzekker zamiriyle buyurulmuş ve bu suretle diğer zamirlerden ayrılmış olmakla, dönüş yeri itibarıyla elbette dikkati çekmektedir. Doğrusu, söz konusu zâmirin ferce gönderilerek Enbiya Sûresi, 21/91. âyette bulunan ‘fiha’yı tefsir etmiş olmasıdır.”(30)

    Benzer şekilde Bayraktar Bayraklı da şöyle diyor; “Daha önce söylediğimiz gibi Enbiya/91’de müennes zamiri ile Allah Meryem’in yumurta üreten kadınlık özelliğine, Tahrim/12’de ise müzekker zamiri ile Hz.Meryem’in sperm üreten erkeklik özelliğine işaret etmektedir. Öyleyse esas mucize, Allah’ın Hz.Meryem’in bünyesine hem yumurta, hem de sperm üreten iki mekanizma yerleştirmiş olmasıdır. Enbiya/91’de Allah Hz.Meryem’in dişilik mekanizmasına üfleyip yumurtayı, Tahrim/12’de ise erkeklik mekanizmasına üfleyip spermi harekete geçirmiştir. İşte Hz.İsa bu iki üfleme (yumurta ve spermin buluşması) neticesinde yaratılmış; böylece de hem Allah’n kelimesi hem de O’ndan bir ruh olmuştur.”(31)

    Hz.Meryem ile ilgili ayetleri Mustafa İslamoğlu ve Mehmet Okuyan da bu doğrultudayorumlamışlardır.(32-34)ama bu konuda dikkat çekici ayetlerden biri de veenbetehâ nebâten hasenenifadesinin bulunduğu Âl-i İmrân 37 ayetidir. Bu ayetin tercümesi genelde ‘Onu (Meryem’i) bir bitki gibi büyüttü/yetiştirdi’ şeklinde yapılır. Ama lafzın tam karşılığı Onu güzel bir bitki olarak bitirdi şeklindedir. Nitekim Hakkı Yılmaz bu duruma şöyle işaret eder; Yine bu pasajda Rabbimizin “Bunun üzerine Rabbi Meryem’i güzel bir kabul ile kabul etti. Ve onu güzel bir bitki olarak bitirdi.” ifadelerinde Meryem bitki olarak nitelenmiştir (bitkiye benzetilmemiştir). Meryem’in normal bir insan özelliğinden çok, bir bitki özelliği taşıdığını düşündürmektedir. Bir insanın bitki özelliğinde olması Rabbimizin yaratılış kanunlarına ters değildir. Çünkü insanın yaratılış şamalarından birisi de bitkilik evresidir: ‘Ve Allah sizi yeryüzünde bitki olarak bitirdi.’ (Nûh: 17) Meryem’in daha sonra erkeksiz hamile kaldığı da göz önüne alınırsa, bitki özelliğinde olması onun tıpkı çiçekli bitkilerin çoğunda görüldüğü gibi “erselik” yapıda olduğu, yani vücudunda hem erkek hem dişi üreme organı bulunduğu ihtimalini ortaya çıkarır.”(35)

    Güncel tıbbi bilgilerimiz (kevnî ayetler) de müfessirlerin Hz.Meryem ile ilgili dile getirdikleri bu hususları –yukarıda da izah edildiği üzere- teyit etmektedir. Bu durumda, kevnî ve lafzî ayetlere göre Meryem;dış görünümü tümüyle normal olan (ambigus bulgusu bulunmayan), ama iç genital siteminde sperm ve oosit bulunan, bu nedenle de otofertilizasyon kapasitesine sahip, doğurduğu bebeğin erkek olması nedeniyle de kromozom yapısı 46XX/46XY (kimera) olan dişi bir hermafrodit idi (Allahu âlem).

    Kur’ân ve mu’cize kavramı

    Mu’cize, ‘acz’ kökünden türetilen bir kelime olup pratikte ‘aciz bırakan, güçsüz kılan, ibretlik (olağanüstü) olaylar’ için kullanılır. Ama Rabbimiz bizim sıklıkla kullandığımız bu kelimeyi hiç kullanmamıştır. Yani Kur’ân’da mucize kelimesi bulunmaz. Kur’ân, bizim mucize dediğimiz hadiseler için ‘ayet’ ifadesini kullanır. Nitekim bu yazımızın konusu olanHz.Meryem de ‘ayet’ olarak nitelenmiştir;Biz Meryem oğlunu (İsa) ve annesini (Meryem’i) birer ayet kıldık. Ve ikisini de barınmaya elverişli, akarsuyu olan bir tepeye yerleştirdik.(Mü’minûn 23/50)

    Görüldüğü üzere Allah, bizim mucize olarak nitelediğimiz Meryem (in gebeliği)’ni de ayet olarak niteliyor. Ama Allah, aynı şekilde çevremizde gerçekleşen ve bizim doğal karşıladığımız birçok olayı da mucize (ayet) olarak niteliyor. Oysa bugün bizler –Allah’ın ayet olarak nitelediği- çevremizdeki bu mucizelerin önemli bir bölümünü bilimsel olarak izah edebiliyoruz. Yani onların nasıl gerçekleştiğini (mekanizmasını) anlayabiliyoruz. Ama bu durum bu olayları mucize (ayet) olmaktan çıkarmıyor. Aksine biz bu ayetlere asıl o zaman tanık oluyoruz. Buna dair şu örnekleri zikredebiliriz. Mesela Rabbimiz,göklerin ve yerin yaratılmasında ve gece ile gündüzün ard arda gelişinde düşünenler için ayetler vardırdiyor.(36) Bizler bugün astronomi bilimi sayesinde gece ile gündüzün nasıl gerçekleştiğini biliyoruz. Ama bu durum gece ile gündüzün gerçekleşme olayını mucize (ayet) olmaktan çıkar(a)mıyor. Çünkü bu olayı gerçekleştiren biz değiliz. Bizler Rabbimizin yarattığı bu olaya ancak tanık oluyoruz. Ve tanık olduğumuz bu olayın nasıl gerçekleştiğini (mekanizmasını) yine Allah’ın bahşettiği akıl ayeti ile anlıyoruz. Keza Rabbimiz, ‘hurma ve üzümden hem sarhoşluk veren içeceklerin hem de (sirke gibi) güzel rızıkların elde edilmesi aklını kullananlar için bir ayettir’ diyor.(37) Bizler bugün bu ürünlerin nasıl elde edildiğini ve sarhoşluğun nasıl gerçekleştiğini biliyoruz. Ama bu durum bu ürünlerin yaratılışının mucize olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Çünkü bizler bu ürünleri kendimiz yarat(a)mıyoruz. Sadece Allah’ın yarattığı bazı ürünlerden başka ürünlerin nasıl elde edildiğini (yaratıldığını) gözlemliyoruz. Tüm bunlar bu ürünlerin bir ayet (mucize) olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Aynı husus Rabbimizin ayet olarak nitelediği arıların bal üretme süreci için de geçerlidir.(38)  Bizler arıların muhtelif çiçeklerden polenleri toplayarak nasıl bal ürettiklerini biliyoruz. Ama bu durum da balı ve onun üretim sürecini mucize olmaktan çıkar(a)mıyor. Keza Allah’ın ayetlerinden (mucizelerinden) biri de lisanlarımızın ve renklerimizin farklı olmasıdır.(39)Bizler lisanlarımızın neden ve nasıl farklı olduğunu Filoloji bilimi sayesinde, derilerimizin neden ve nasıl farklı olduğunu da Dermatoloji bilimi sayesinde biliyoruz. Ama tüm bunları biliyor olmamız lisanlarımızın ve renklerimizin mucize (ayet) olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

                Bu nedenle, Hz.Meryem’in gebeliğini bilimsel verilerle izah edebiliyor olmak (mekanizmasını çözmek) bu gebeliği mucize (ayet) olmaktan çıkar(a)maz. Aksine bizler Hz.Meryem’deki bu mucizeye farklı bir boyuttan tanık olduğumuz gibi bu sayede Kur’ân’ın bir mucizesine daha tanık oluruz. Bizim tıbbî bilgiler sayesinde henüz yeni vakıf olduğumuz Hz.Meryem’in gebeliğindeki mekanizmayı Kur’ân’ın 15 asır önceden haber vermesi bir mucize değil mi?  Yani Fussilet 53 ayeti bir kez daha tahakkuk ediyor ve onun Rabbimizden gelen hak kitap olduğuna bir kez daha tanık oluyoruz; İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerindeki ayetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur’ân’ın) gerçek/hak (kitap) olduğuna şahit olsunlar, bunu iyice anlasınlar (bu onlara tam olarak belli olsun). Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?(Fussilet 41/53).

    Rabbimiz, bazı ayetlerinden (mucizelerden) bahsederken, bu mucizelerin ancak ‘düşünenler, aklını kullananlar ve bilenler için mucize (ayet) olduğunu’ bildiriyor.(36-38)Demek ki Kur’ân’ın bahsettiği mucizeler (ayetler) üzerinde düşünmek ve onların nasıl gerçekleştiğini aklımızı kullanarak anlamaya çalışmak (bilmek) Kur’ân’ın men ettiği bir şey değil tam tersine Kur’ân’ın bize yüklediği bir görevdir.Aksi halde biz onların müzice olduğunu kavrayamayız. Yani biz bu mucizelere ancak üzerinde düşününce ve akıl edince tanık oluruz. Nitekim çevremizde üzerinde düşünmediğimiz için tanık olamadığımız binlerce mucize (ayet) var. Çünkü zihnimiz onları artık mucize olarak görmez. Ama gerçekte onlar hala bir mucizedir. Mesela Hz.Meryem’in gebeliği (nadir görüldüğü için) bir mucizedir de her gün gördüğümüz normal gebelikler bir mucize (ayet) değil midir? Bir spermin kendinden oldukça uzak bir bölgedeki bir oositi bulması ve binlerce reaksiyon sonucunda onu döllemesi (normal gebelik) bir mucize değil midir? Büyüklüğü mikron boyutunda olan bir spermin 0,0006 dereceden daha düşük bir termal değişikliği bile algılaması bir mucize değil midir? Bunlar kimin kudreti ile oluyor?

    Allah bir şeyi yaratmak istediği zaman sadece ‘ol’ der ve o da olur (oluş sürecine girer).(40)Allah‘ol’ demeden olan bir şey, Allah‘ol’ demeden gelişen bir gebelik bulunuyor mu? Mesela Allah’ın (bir imtihan vesilesi olarak) kısır kıldıklarını çocuk sahibi yapabilecek bir güç var mı?(41)  Tüm gebelikler Allah’ın kudreti ve ol emri ile olmuyor mu? Tıbbî olarak gebelik aşamalarını biliyor olmamız bu olaydaki muhteşemliği gölgeleyebilir mi? Allah’ın kudretini azaltabilir mi? Hayır, asla azaltamaz. Bilakis Allah’ın kudretini ancak bu şekilde yani bu olaylar üzerinde düşününce, araştırınca, akıl edince, kısaca bilince kavrarız. Ve Allah’a da asıl o zaman haşyet duyarız; Çünkü Kulları içinde Allaha karşı haşyetle saygı duyanlar ancak âlimlerdir. (Fâtır 35/28)    

    Ruh sadece Meryem’e mi üflenmiştir?

                Ruhun üflenmesi Meryem’e (veya İsa’ya) özgü bir olay değildir. Bu tüm insanlar için geçerli olan bir durumdur. Nitekim ilgili ayet şöyledir; Yarattığı her şeyi güzel yaratan O’dur. (O) İnsanı sulanmış topraktan yaratmaya başlamıştır. Sonra onun soyunu süzülmüş bir özden yaratmıştır.  Sonra onu düzenli bir şekle sokmuş ve ona kendi ruhundan üflemiştir. Sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etmiştir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz.(Secde32/7-9)

    İlgili ayetleri birlikte değerlendirince insanlara ruhun 15 haftalık cenin aşamasında üflendiği anlaşılmaktadır.(42)Ruhun mahiyeti ve üflenme zamanı ne olursa olsun, bunun Hz.Meryem’e (veya İsa’ya) özgü olmadığı kesindir. Nitekim Allah katında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ‘ol’ dedi ve oluverdi (Âl-i İmrân 3/59) mealindeki ayetten de anlaşılacağı üzere Allah Âdem’i de İsa’yı da topraktan yaratmış, her ikisi de O’nun ‘ol’ emri ile olmuş ve her ikisine de ruhundan üflemiştir.(43)Yani İsa’ya üflenen ruh Âdem’e üflenen ruh gibidir. Elmalılı Hamdi Yazır bu konuda şunları söylemiştir; “O hanım (Meryem) ki ırzını sağlam korudu da kendine ruhumuzdan üfledik. Yani “De ki: Ruh benim Rabbimin emrindendir.” (İsrâ, 17/85) âyetinin ifadesinde de olduğu gibi emrimizden olan ve Âdem’e üflenen ruh cinsinden üfledik, içinde İsa’yı canlandırdık. Yahut ruhumuzdan demek, ruhumuz tarafından demektir ki Cibrîl, diğer bir adıyla Ruhu’l-Kudüs vasıtasıyla üfledik demek olur. Nitekim Meryem Sûresi’nde (19/17) “Ona (Meryem’e) ruhumuzu (Cebrail’i) gönderdik” âyetinin bu anlamda olduğu rivayet edilmektedir.”(44)

                Demek ki üflenen ruh konusunda İsa’nın durumu ile Âdem’in durumu aynıdır. Keza İsa’nın gebelik süreci ve doğumu da diğer insanlar gibidir. Farklı olan sadece Hz.Meryem’deki döllenmedir (otofertilizasyon). Ne var ki bugün hem tıbbî bilgilerimiz hem de Kur’ân’ın işareti ile bu gebeliğin mekanizmasını artık biliyoruz. Ama tüm bunlar Hz.Meryem’in gebeliğinin bir mucize (ayet) olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Çünkü her ne şekilde olursa olsun bunların tümü Allah’ın kudreti ve ‘ol’ emri ile olmuştur. Zira kâinatta O’nun ‘ol’ emri olmadan gerçekleşen hiçbir olay yoktur, olamaz. Ama O’nun ol emri ile gerçekleşen her bir olayın da bir mekanizması (oluş süreci) vardır. Ve tüm bu olaylar rastgele (tesadüfen) değil O’nun belirlediği belli kurallar (oluş süreci) çerçevesinde gerçekleşir. Sıklıkla gerçekleşen olaylar da nadiren gerçekleşen olaylar da böyledir. Yani rutin (normal) gebelikler de nadiren gerçekleşen hermafrodit gebelikler de Allah’ın kudreti ile ve O’nun ol emri ile olur.

    O halde, Allah’ın kudreti ve ‘ol’ emri ile gerçekleşen Hz.Meryem’in gebeliği de yine Allah’ın belirlediği bir yasa çerçevesinde gerçekleşmiştir. Hz.Meryem, çok nadiren gerçekleşen (belki de insanlarda tek örneği kendisi olan) bu olay sayesinde tüm insanlar için bir ayet (mucize) olmuştur (23/50).  Nitekim babasız bir çocuk yaratmayı murat eden Rabbimiz bunu elbette ki farklı şekillerde yaratabilirdi.  Ama O böyle bir çocuğu Meryem’in vücudunda yaratmayı murat etmiş ve bu amaçla Meryem’in genital sistemini kendi kendini dölleyebilecek kapasitede yaratmıştır. Bu durum Meryem için bir eksiklik değil bir ayrıcalıktır. Çünkü Meryem, anatomisi ve fizyolojisi itibari ile normal bir dişi idi. Dış görünüşü de tamamen normaldi. Çünkü annesi Hanne onu doğurunca Rabbim, ben onu kız doğurdum demişti (3/36). Demek ki Meryem’in hem vücudu hem de dış genital organları normaldi. Herhangi bir anomalisi (ambigus genitalia’sı) yoktu. Ama iç genital organlarında hem dişil hem eril dokuları vardı. Bu bir eksiklik değil bir ayrıcalıktı. Çünkü Rabbimiz bunun için onu seçmişti; ‘Ve ‘Ey Meryem! Allah seni seçti; seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti (Ali İmran 3/42)’

    Sonuç olarak bugün bizler, Allah’ın kevnî ayetleri olan tıbbî bilgiler sayesinde Hz.Meryem’in gebeliğini izah edebiliyoruz. Ama bu durum Allah’ın ayet olarak nitelediği bu gebeliğimucizeolmaktan çıkarmıyor. Aksine biz bu mucizeye daha farklı bir boyuttan tanık oluyoruz. Ve bu sayede ilaveten Kur’ân’ın yeni bir mucizesine daha tanık oluyoruz. Hz.Meryem’in gebeliğinin kevnî, bu gebeliği anlatan ayetlerin ise lafzî mucizeler barındırdığını fark ediyoruz.

    Doç. Dr. Zeki Bayraktar

    İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji AD Öğretim Üyesi

    zbayraktar@medipol.edu.tr

    KAYNAKLAR

    1.      Meryem 19/19-26

    2.      Diamond DA, Yu RN. Sexual differantiation: Normal and abnormal,  In: Wein AJ, Kavoussi LR, Novick AC, et al. editors. Campbell-Walsh Urology. Vol. 4. ch.133, 10th ed. Philadelphia, PA, 2014;3613-14.

    3.      Krob G, Braun A, Kuhnle U. True hermaphrodite: geographical distribution,clinical findings, chromosomes and gonadal histology. Eur J Pediatr 1994;153:2–10.

    4.      Narita O, Manba S, Nakanishi T, Ishizuka N. Pregnancy and childbirth in a true hermaphrodite. Obstet Gynecol 1975;45:593–5.

    5.      Mayou BJ, Armon P, Lindenbaum RH. Pregnancy and childbirth in a true hermaphrodite following reconstructive surgery. Br J Obstet Gynaecol.1978;85:314–6.

    6.      Kim MH, Gumpel JA, Graff P. Pregnancy in a true hermaphrodite. Obstet Gynecol 1979;53(3 Suppl):40S–2S.

    7.      Tegenkamp TR, Brazzell JW, Tegenkamp I, Labidi F. Pregnancy without benefit of reconstructive surgery in a bisexually active true hermaphrodite.Am J Obstet Gynecol 1979;135:427–8.

    8.      Williamson HO, Phansey SA, Mathur RS. True hermaphrodite with term vaginal delivery and a review. Am J Obstet Gynecol 1981;141:262–5.

    9.      Tiltman AJ, Sweerts M. Multiparity in a covert true hermaphrodite. Obstet Gynecol 1982;60:752–4.

    10.  Minowada S, Fukutani K, Hara M, Shinohara M, Kamioka J,Isurugi K, et al. Childbirth in a true hermaphrodite. Eur Urol 1984;10:414–5.

    11.  Starceski PJ, Sieber WK, Lee PA. Fertility in true hermaphroditism. Adolesc Pediatr Gynecol 1988;1:55–6.

    12.  Talerman A, Verp MS, Senekjian E, Gilewski T, Vogelzang N. True hermaphrodite with bilateral ovotestis, bilateral gonadoblastomas and dysgerminomas, 46,XX/46,XY karyotype, and a successful pregnancy. Cancer 1990;66:2668–72.

    13.  Pereira ET, Almeida JC de, Gunha AC, Patton M, Taylor R, Jeffery S.Use of probes for ZFY, SRY, and the Y pseudoautosomal boundary in XX males, XX true hermaphrodites, and an XY female. J Med Genet. 1991;28:591-95.

    14.  Verp MS, Harrison HH, Ober C,Oliveri D0 Amarose AP, Lindgren V,Talerman A. Chimerism as the etiology of a 46,XX/46,XY fertile true hermaphrodite. Fertil Steril 1992;57:346-49.

    15.  Tanaka Y, Fujiwara K, Yamauchi H, Mikami Y, Kohno I. Pregnancy in a woman with a Y chromosome after removal of an ovarian dysgerminoma.Gynecol Oncol 2000;79:519–21.

    16.  Schoenhaus SALentz SESaber PMunro MGKivnick S.Pregnancy in a hermaphrodite with a male-predominant mosaic karyotype. Fertil Steril.2008 Nov;90(5):2016.e7-10. doi: 10.1016/j.fertnstert.2008.01.104. Epub 2008 Apr 18

    17.  Schultz BARoberts SRodgers AAtaya K. Pregnancy in true hermaphrodites and all male offspring to date. Obstet Gynecol.2009 Feb;113(2 Pt 2):534-6. doi: 10.1097/AOG.0b013e3181866456.

    18.  Frankenhuis MTSmith-Buijs CMde Boer LEKloosterboer JW.A case of combined hermaphroditism and autofertilisation in a domestic rabbit.Vet Rec.1990 Jun 16;126(24):598-9.

    19.  Bayraktar Z. Potential autofertility in true hermaphrodites (under review, J Matern Fetal Neonatal Med.)

    20.  Rohatgi M, Menon PS, Verma IC, Iyengar JK. The presence of intersexuality in patients with advanced hypospadias and undescended gonads. J Urol 1987 Feb;137(2):263-7.

    21.  Aaronson IA. True hermaphroditism: a review of 41 cases with observations on testicular histology and function. Br J Urol 1985; 57:775-9.

    22.  Parvin SD. Ovulation in a cytogenetically proved phenotypically male fertile hermaphrodite. Br J Surg 1982 May;69(5):279-80.

    23.  Ansari AH, Miller ES. Sperm transmigration as a cause of ectopic pregnancy. Arch Androl 1994; 32:1-4.

    24.  Ombelet W, Deblaere K, Grieten M, Verswijvel G, Nijs M, Hinoul P, de Jonge E. Intrauterine pregnancy following transperitoneal oocyte and/or sperm migration in a woman with an ectopic (undescended) ovary. Reprod Biomed Online 2003; 7:110-3.

    25.  Irmak MK. Self-fertilization in human: Having a male embryo without a father. Medical Hypotheses 75(2010):448–51.

    26.  Miki, K, Clapham, DE. Rheotaxis guides mammalian sperm. Curr. Biol. 2013 Mar 18;23(6):443-52. doi: 10.1016/j.cub.2013.02.007. Epub 2013 Feb 28.

    27.  Cohen-Dayag A, Ralt D, Tur-Kaspa I, Manor M, Makler A, Dor J, Mashiach S, Eisenbach M. Sequential acquisition of chemotactic responsiveness by human spermatozoa. Biol Reprod. 1994 Apr;50(4):786-90.

    28.  Bahat AEisenbach M. Sperm thermotaxis. Mol Cell Endocrinol. 2006 Jun 27;252(1-2):115-9. Epub 2006 May 2.

    29.  Bahat ACaplan SREisenbach M.Thermotaxis of human sperm cells in extraordinarily shallow temperature gradients over a wide range. PLoS One. 2012;7(7):e41915. doi: 10.1371/journal.pone.0041915. Epub 2012 Jul 25.

    30.  Hamdi Yazır,  Tahrim 66/12 tefsiri

    31.  Bayraktar Bayraklı, Ali İmran 45 tefsiri (ayrıca bkz.Enbiya 91 ve Tahrim 12)

    32.  Mustafa İslamoğlu, Gerekçeli Meal-Tefsir, Tahrim 12 tefsiri 

    33.  Mehmet Okuyan, Kurân’da Hz. Meryem mucizesi, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, sayı: XIV, İstanbul, 2005, s. 129-157

    34.  Mehmet Okuyan, Habertürk TV, https://www.youtube.com/watch?v=wS2wN_JNZVs

    35.  Hakkı Yılmaz, http://isteKur’ân.net/Kur’ândameryem.html#kepL4dFhxmgyRRm6.99

    36.  Bakara 2/164

    37.  Nahl 16/67

    38.  Nahl 16/68,69

    39.  Rum 30/22

    40.  Yasin 36/82

    41.  Şura 42/50

    42.  Abdülaziz Bayındır, http://www.suleymaniyevakfi.org/fitrat-ve-tip-arastirmalari/ruh-ve-vucut-dengesi.html

    43.  Adem’e ve İsa’ya yani insana üflenen ruh, Araf 172 gereğince Allah’ın insan fıtratına yerleştirdiği ilahi program olmalıdır. Buna kısaca insanı hayvandan ayıran yani insanı insan yapan özellik (ruh) veya güncel bilgisayar dili ile söylersek program veya işletim sistemi (software) diyebiliriz (bu konuda detaylı bilgi için bkz.Zeki Bayraktar, Kitâbî ve Kevnî Âyetler Bütünlüğünde “Elest Bezmi” Meselesi, Kitap ve Hikmet Dergisi, sayı 2, sayfa 51,Süleymaniye vakfı yayınları)

    44.  Hamdi Yazır, Enbiya 21/91 tefsiri

    Devamı..

Kategoriler